Anlatıdan Çözülmeye: Tehlikeli Oyunlar ile Tutunamayanlar
Bu yazı Oğuz Atay'ın "Tehlikeli Oyunlar" adlı eserini edebi, felsefi, psikolojik ve psikanalitik yönden inceleyecektir. Psikanalitik incelemede, yazının bir bölümü Tutunamayanlar ile karşılıklı okuma şeklinde olacaktır. O yüzden Tutunamayanlar yazısını okumadan bu yazıyı okumamanızı öneririz. Okumak için tıklayınız: Tutunamayanlar
Oyunbozan Bir Roman: Tehlikeli Oyunlar’a Genel Bakış
Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar eseri, Türk edebiyatının postmodern dönemdeki en
sarsıcı ve katmanlı yapıtlarından biridir. Tehlikeli Oyunlar, Türk
edebiyatında yalnızca biçimsel deneyciliğiyle değil, insan ruhunun
parçalanmışlığını merkeze alan derin psikolojik ve felsefî arayışıyla da
istisnai bir yerde durur. Tutunamayanlar’ın ardından gelen bu roman,
Atay’ın birey–toplum çatışmasını daha içe dönük, daha klostrofobik ve daha
“oyunsu” bir zemine taşıdığı metindir. Hikmet Benol karakterinin iç dünyasında
kaybolduğumuz bu roman, sadece bir hikaye anlatmaz; gerçeğin, hayalin ve
kimliğin iç içe geçtiği bir labirent sunar. Hikmet Benol, modern bireyin hem
kendisiyle hem de toplumun simgesel düzeniyle girdiği çatışmanın teatral,
ironik ve trajik bir örneği olarak karşımıza çıkar. Roman boyunca “oyun”
yalnızca bir anlatı tekniği değil; varoluşu katlanılır kılmanın, gerçekle
yüzleşmekten kaçmanın ve ruhsal dağılmayı düzenleme çabasının metaforu hâline
gelir.
Edebî Analiz: Biçim, Dil ve Anlatı Oyunları
Tehlikeli Oyunlar, Türk edebiyatında klasik anlatı tekniklerini yıkan devrimci bir metindir. Atay, bu romanda üstkurmaca (metafiction) tekniğini ustalıkla kullanır. Yani roman, yazılma sürecini de kendi içine dahil eder. Hikmet Benol, hem kendi hayatını yaşayan bir karakterdir hem de bu hayatı bir oyun veya tiyatro metniymiş gibi kurgulayan bir yazardır.
Tehlikeli Oyunlar, klasik roman yapısını bilinçli biçimde parçalayan bir
metindir. Atay, lineer anlatıyı reddeder; iç monologlar, parodi, tiyatro
sahneleri, resmi tutanaklar ve absürt diyaloglarla çok katmanlı bir anlatı
evreni kurar. Bu biçimsel dağınıklık, rastlantısal değil; karakterin zihinsel
parçalanmışlığının estetik karşılığıdır. Romanın dili, yer yer bilinçli olarak
“fazla”dır: Uzayan cümleler, tekrarlar, ironi yüklü ifadeler ve grotesk
sahneler, okuru rahatlatmak yerine rahatsız etmeyi amaçlar.
Romanın dili,
ironi ve parodiyle örülüdür. Atay, resmi tarih söyleminden tutun da popüler aşk
romanlarına kadar pek çok türü alaya alır. Metin boyunca karşımıza çıkan bilinç
akışı tekniği, okuyucuyu Hikmet’in dağınık, sıçramalı ve durdurulamaz düşünce
dünyasına hapseder. Anlatıcı sürekli değişir; bazen üçüncü tekil şahıs
mesafelidir, bazen Hikmet’in kendisi coşkuludur, bazen de "Albay"
gibi hayali figürler anlatıya yön verir. Bu durum, okuyucunun "Gerçek olan
hangisi?" sorusunu sürekli sormasına neden olur. Oğuz
Atay’ın ironisi burada özellikle yıkıcıdır. Bürokrasi, akademi, entelektüel
çevreler ve “aydın” figürü, romanda hem acımasızca eleştirilir hem de
trajikomik bir aynaya tutulur. Hikmet Benol’un kurduğu oyunlar, aslında
toplumun zaten bir oyun olarak işlediğini açığa çıkarır. Atay’ın edebî
başarısı, bireysel deliliği anlatırken toplumsal aklın da ne kadar irrasyonel
olduğunu göstermesindedir.
Metinlerarasılık da romanın önemli bir unsurudur. Batı felsefesi, Türk
modernleşmesi, askerî ve bürokratik dil, edebî klişeler; hepsi parodinin hedefi
hâline gelir. Atay, ciddi görünen her yapının altını oyar; anlamı sabit kılmak
yerine sürekli kayganlaştırır. Bu nedenle Tehlikeli Oyunlar, okurdan edilgen
bir alımlama değil, aktif bir zihinsel katılım talep eder.
Felsefî İnceleme: Oyun, Varoluş ve Anlam Krizi
Romanın felsefî merkezinde varoluşsal anlamsızlık ve öznenin dağılması yer
alır. Hikmet Benol, Sartre’ın “özgürlüğe mahkûm” bireyine benzer biçimde, seçim
yapmanın ağırlığı altında ezilir. Ancak Sartre’ın aksine, Hikmet bu özgürlüğü
eylemle değil; oyunla, ironiyle ve geri çekilmeyle karşılar. Bu bağlamda Tehlikeli
Oyunlar, varoluşçuluğun Türkiye bağlamında yaşadığı tıkanmayı da görünür kılar.
Oyun kavramı, Huizinga’nın Homo Ludens’ini çağrıştıracak şekilde, kültürün
ve anlamın kurucu unsuru olarak belirir. Ancak Hikmet’in oyunları yaratıcı
olmaktan çok, çözücü ve yıkıcıdır. Oyun artık neşenin değil, hayatta kalmanın
aracıdır. Gerçekliğin anlam üretmediği bir dünyada, birey kendi anlam
simülasyonlarını kurar. Bu simülasyonlar çöktüğünde ise geriye yalnızca
sessizlik ve yorgunluk kalır.
Roman aynı zamanda modern aklın eleştirisidir. Akıl, düzen, ilerleme ve
rasyonalite; Atay’ın dünyasında insanı kurtarmak yerine daha derin bir
yalnızlığa sürükler. Hikmet Benol’un trajedisi, aklın sınırlarını fark etmiş
ama onun ötesine geçecek bir inanç ya da bağ bulamamış olmasıdır. Bu yönüyle Tehlikeli
Oyunlar, Nietzscheci bir “anlam yıkımı”nın edebî sahnesi olarak da okunabilir.
Bir diğer nokta ise, felsefi düzlemde Tehlikeli Oyunlar’ın, varoluşçuluk
(existentialism) akımıyla derin bağlar kurmasıdır. Hikmet Benol, "Ben kime
göre benim?" sorusunun peşine düşerken, insanın dünyadaki konumunu ve
özgürlüğünü sorgular. Atay, insanın kendi anlamını yaratma çabasının trajikomik
doğasını işler.
Romanda nihilizm ve saçma (absurd) kavramları hissedilir derecede güçlüdür.
Hikmet’in kurduğu "oyunlar", aslında hayatın anlamsızlığına karşı bir
direniş biçimidir. Eğer hayat bir anlam ifade etmiyorsa, o zaman her şey bir
oyundur ve insan bu oyunları dilediği gibi kurgulayabilir. Ancak Atay, bu
özgürlüğün aynı zamanda korkunç bir yalnızlık ve sorumluluk getirdiğini de
vurgular. Albay Hüsamettin Tambay karakteriyle simgelenen "otorite"
ve "düzen" kavramları, Hikmet’in kaotik ve sorgulayıcı zihniyle
sürekli çatışır. Bu çatışma, bireyin sistem içindeki çaresizliğini ve anlam
arayışının çıkmaz sokaklarını temsil eder.
"Kelime, her şeydi: Hayatın kendisiydi. İnsanlar, kelimelerin arkasına
saklanıyorlardı; kelimelerle birbirlerini yaralıyor, kelimelerle
iyileştiriyorlardı."
Psikolojik İnceleme: Hikmet Benol’un Parçalanmış Benliği
Hikmet Benol, psikolojik açıdan değerlendirildiğinde, yoğun dissosiyatif
savunmalar, narsisistik kırılganlık, kimlik dağılması ve melankolik içe çekilme
özellikleri gösteren bir karakterdir. Roman boyunca Hikmet’in sürekli rol
değiştirmesi, kendi kendisiyle diyaloglar kurması, sahte mahkemeler, oyunlar ve
senaryolar icat etmesi; psikanalitik açıdan bakıldığında benliğin sürekliliğini
koruyamayan bir öznenin kendini ayakta tutma çabası olarak okunabilir.
Gerçekliğin katılığı karşısında oyun, Hikmet için bir savunma mekanizmasıdır:
Gerçekle yüzleşemeyen benlik, onu teatralleştirerek denetim altına almaya
çalışır. Romanın merkezindeki "oyun" kavramı, Hikmet için bir savunma
mekanizmasıdır. Dış dünyanın çiğ ve katı gerçekliğine tahammül edemediği için
gecekondu mahallesindeki odasında kendine hayali bir dünya kurar. Bu dünyada
kurduğu diyaloglar aslında kendi benliğiyle yaptığı çatışmalardır. Karakterin
yaşadığı durum bir tür şizoid geri çekilme olarak okunabilir, gerçek insan
ilişkilerinden kopup zihnindeki kurgularla yaşamayı tercih eder. Ancak bu kaçış
bir kurtuluş değil, kaçınılmaz bir deliliğe ve nihayetinde varoluşsal bir sona
doğru gidiştir.
Ayrıca Hikmet Benol, modern insanın yaşadığı yabancılaşma ve kimlik
parçalanmasının vücut bulmuş halidir. Hikmet’in evliliği, iş hayatı ve sosyal
ilişkileri incelendiğinde belirgin bir yabancılaşma, duygusal kopukluk ve değer
yitimi görülür. Toplumun “normal” kabul ettiği başarı, evlilik ve düzen
kavramları Hikmet için içi boş göstergelerdir. Bu noktada Freudcu bir çerçevede
Hikmet’in süperegosunun aşırı sert, benliğinin ise zayıf olduğu söylenebilir.
Sürekli kendini yargılayan, aşağılayan ve mahkûm eden iç sesler, romanın
psikolojik atmosferini belirler. Hikmet’in oyunları, bir anlamda bu iç
mahkemenin sahneye konmuş hâlidir.
Roman aynı zamanda depresyonun entelektüelize edilmiş bir anlatısıdır. Hikmet’in mizahı, ironisi ve dil oyunları, derin bir umutsuzluğun üzerini örten savunma katmanlarıdır. Burada Atay, “akıllı insanın deliliği”ni yüceltmez; aksine, aşırı bilinç hâlinin nasıl felç edici bir ruhsal yük hâline geldiğini gösterir.
Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar Üzerine Psikanalitik İnceleme
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar adlı
romanları, Türk edebiyatında modern bireyin toplumsal, psikolojik ve varoluşsal
krizini en kapsamlı biçimde ele alan metinler arasında yer alır. Bu iki roman,
yalnızca tematik süreklilikleriyle değil, öznenin dağılma biçimindeki dönüşümle
de dikkat çeker. Tutunamayanlar’da Selim Işık karakteri üzerinden
kolektif bir yabancılaşma ve anlam arayışı anlatılırken, Tehlikeli Oyunlar’da
Hikmet Benol aracılığıyla bu arayışın içe kapanarak çözülmeye dönüştüğü
gözlemlenir. Bu çalışma, söz konusu dönüşümü Freudcu, Lacancı ve Jungcu
psikanalitik yaklaşımlar çerçevesinde incelemeyi; ardından Selim Işık ile
Hikmet Benol’u doğrudan karşılaştırarak Oğuz Atay’ın düşünsel ve estetik
yöneliminin ulaştığı noktayı tartışmayı amaçlamaktadır.
Freud Merkezli Psikanalitik Okuma: Melankoli, Süperego ve Savunma
Mekanizmaları
Freudcu bir çerçeveden bakıldığında Tehlikeli Oyunlar, benliğin gerçeklikle
baş edemediği noktada geliştirdiği savunma mekanizmalarının romanıdır. Hikmet
Benol’un kurduğu oyunlar, sahte mahkemeler, teatral iç konuşmalar ve
senaryolar; bastırılmış çatışmaların doğrudan bilince çıkamayıp dolaylı,
sembolik ve mizahi yollarla dışavurumudur. Bu anlamda oyun, bilinçdışının
sahneye çıktığı bir alan hâline gelir. Hikmet’in oyunlarında sürekli olarak
suçlama, yargılama ve cezalandırma temalarının tekrar etmesi, Freud’un süperego
kavramını akla getirir: İçselleştirilmiş otorite figürleri, Hikmet’in zihninde
bitmeyen bir mahkeme kurmuştur.
Hikmet’in melankolik yapısı da Freud’un “Yas ve Melankoli” metniyle
okunmaya son derece açıktır. Kaybın nesnesi açık değildir; Hikmet neyi
kaybettiğini tam olarak bilemez. Bu belirsizlik, kaybın benliğin içine
çekilmesine neden olur. Sonuç olarak özne, kaybedilen nesneyle özdeşleşir ve
kendini değersizleştirmeye başlar. Hikmet’in sürekli kendini küçümseyen, alaya
alan ve yargılayan dili, bu içe yönelmiş saldırganlığın göstergesidir. Mizah
ise burada sağaltıcı değil; aksine yıkıcıdır. Freud’un tanımladığı anlamda
mizah, acıyı hafifletmek yerine onun sürekli dolaşımda kalmasını sağlar.
Freud’un kuramsal çerçevesi açısından bakıldığında, her iki roman da kayıp,
yas ve melankoli ekseninde okunmaya elverişlidir. Selim Işık, kaybın nesnesi
açık olmayan bir melankoli figürü olarak belirir ancak bu melankoli, anlatı
içinde başkalarının sesi aracılığıyla temsil edilir. Selim’in iç dünyası
doğrudan değil, dolaylı biçimde kurulur. Bu durum, yasın bireysel olduğu kadar
kolektif bir boyut kazandığını gösterir. Selim’in intiharı, Freud’un
tanımladığı anlamda, melankolinin benliğe yönelmiş saldırganlığının nihai
sonucudur ve anlatıyı kapatan bir işlev görür.
Hikmet Benol’da ise melankoli daha içsel ve dağınık bir hâl alır. Kayıp nesnesi belirsizleşmiş, yas süreci askıya alınmıştır. Hikmet’in oyunları, bu askıya alma hâlinin temel savunma mekanizması olarak ortaya çıkar. Sürekli kurulan mahkemeler, iç yargılamalar ve ironik sahneler, aşırı sert bir süperegonun benliği kuşattığını düşündürür. Bu bağlamda Tehlikeli Oyunlar, süperegonun tiranlığı altında işlevselliğini yitiren bir benliğin anlatısı olarak okunabilir.
Lacan Merkezli Psikanalitik Okuma: Dil, Özne ve Simgesel Düzenin Çöküşü
Lacan açısından Tehlikeli Oyunlar, simgesel düzenle bağı kopmuş bir öznenin
anlatısıdır. Hikmet Benol, dili kullanır; ancak dil artık onu temsil etmez.
Aksine, dil tarafından temsil edilemeyen bir özne olarak sürekli konuşur,
yazar, oyun kurar. Lacan’ın “özne bir gösterendir” önermesi düşünüldüğünde,
Hikmet’in trajedisi, gösterenler zincirinde sabitlenememiş olmasıdır. İsimler,
roller ve kimlikler sürekli değişir; hiçbir gösteren özneyi tutamaz.
Oyunlar bu noktada, simgesel düzenin yıkıldığı yerde kurulan geçici
mikro-düzenlerdir. Hikmet, büyük Öteki’ye (toplum, hukuk, ahlak, devlet, aile)
güvenini yitirmiştir; fakat onsuz da yaşayamaz. Bu nedenle kendi küçük
Öteki’lerini yaratır: hayali mahkemeler, iç diyaloglar, kurmaca otoriteler.
Ancak bu Ötekiler de güvenilir değildir. Lacancı anlamda özne, arzusunun ne
olduğunu bilemez; çünkü arzu, Öteki’nin arzusudur. Hikmet, toplumun ne
istediğini anlar ama o isteği içselleştiremez. Ortaya çıkan şey, sürekli
ertelenen, doyurulamayan ve ironik bir arzu hâlidir.
Lacan’ın “gerçek” kavramı da romanda belirgindir. Gerçek,
sembolleştirilemeyen travmatik çekirdektir. Hikmet’in oyunları, bu gerçekle
yüzleşmemek için kurulmuş perdelemelerdir. Ne zaman oyun çözülse, gerçeğin
boşluğu hissedilir ve bu boşluk dayanılmazdır. Bu nedenle oyunlar tehlikelidir:
Hem koruyucudur hem de özneyi gerçekle yüzleşmekten sonsuza dek alıkoyar.
Lacan’ın özne ve dil kuramı, özellikle Tehlikeli Oyunlar için
açıklayıcı bir zemin sunar. Lacan’a göre özne, simgesel düzen içinde dil
aracılığıyla kurulur. Selim Işık, bu düzenle problemli bir ilişki içinde olsa
da ondan bütünüyle kopmuş değildir. Onun sessizliği, hâlâ simgesel bir yankı
üretir. Selim, anlatının merkezinde yokluğuyla yer alır ve bu yokluk, anlam
üretimini mümkün kılar.
Hikmet Benol ise simgesel düzenle bağını büyük ölçüde yitirmiştir. Dil,
onun için temsil edici bir araç olmaktan çıkar; özneyi dağıtan bir yapıya
dönüşür. Hikmet’in bitmek bilmeyen konuşmaları, Lacan’ın tanımladığı anlamda
gösteren zincirinde sabitlenemeyen bir öznenin belirtisidir. Oyunlar, çöken
simgesel düzenin yerine kurulan geçici yapılar olarak işlev görür ancak bu
yapılar kalıcı değildir ve özneyi istikrara kavuşturmaz. Bu nedenle Hikmet’in
varoluşu, sürekli ertelenen bir özneleşme hâlidir.
Jung Merkezli Psikanalitik Okuma: Persona, Gölge ve Bütünlenemeyen Benlik
Jungcu bir perspektiften bakıldığında Tehlikeli Oyunlar, bütünleşememiş bir
benliğin arketipsel çatışmalarını sergiler. Hikmet Benol’un oynadığı roller,
Jung’un persona kavramıyla örtüşür. Persona, bireyin topluma sunduğu maskedir;
ancak Hikmet’in sorunu, tek bir personasının olmaması değil, maskelerin kontrolsüzce
çoğalmasıdır. Her yeni oyun, yeni bir persona üretir ve bu durum benliği daha
da parçalar.
Gölge arketipi ise romanda yoğun biçimde hissedilir. Bastırılmış öfke,
değersizlik duygusu, saldırganlık ve küçümseme; Hikmet’in oyunlarında grotesk
ve ironik biçimde ortaya çıkar. Ancak Jung’un önerdiği gibi gölgeyle yüzleşme
ve onu bilinçle bütünleme gerçekleşmez. Gölge sahneye çıkar ama dönüştürülemez.
Bu nedenle oyunlar iyileştirici değil, tekrarlayıcıdır.
Jungcu anlamda bireyleşme süreci, benliğin bilinçdışıyla uzlaşmasıyla
mümkün olur. Hikmet ise bu süreci tamamlayamaz. Oyun, bir geçiş alanı olmaktan
çıkar; kalıcı bir sığınak hâline gelir. Bu da romanın derin trajedisini
oluşturur: Hikmet ne toplumla ne de kendi iç dünyasıyla uzlaşabilir. Bireyleşme
yarım kalır.
Jung’un analitik psikolojisi açısından Selim ve Hikmet arasındaki fark,
persona ve gölge ilişkisi üzerinden okunabilir. Selim Işık’ta persona ile öz
arasında bir çatlak vardır; ancak bu çatlak, hâlâ bütünleşme ihtimalini
barındırır. Selim’in trajedisi, bireyleşme sürecinin yarım kalmasından
kaynaklanır.
Hikmet Benol’da ise persona çoğalmış, kontrolsüz hâle gelmiştir. Her oyun,
yeni bir maske üretir ve bu durum benliğin merkezini daha da silikleştirir.
Gölge arketipi, Hikmet’te ironik ve grotesk biçimde açığa çıkar; ancak Jung’un
önerdiği şekilde bilinçle bütünleştirilemez. Sonuç olarak Tehlikeli Oyunlar,
bireyleşme sürecinin askıya alındığı, benliğin kendi içinde dağılmaya başladığı
bir evreyi temsil eder.
Selim Işık ve Hikmet Benol’un Karşılaştırmalı Değerlendirmesi
Selim Işık ile Hikmet Benol arasındaki temel ayrım, öznenin anlatı içindeki
işlevinde ortaya çıkar. Selim, yokluğuyla anlatıyı kuran bir figürdür; Hikmet
ise varlığıyla anlatıyı çözen bir karakterdir. Selim’in ölümü, anlatıya sınır
ve anlam kazandırırken; Hikmet’in yaşamı, anlatıyı sürekli genişleten fakat
derinleştirmeyen bir yapı üretir. Bu bağlamda Selim, modern aydının mitik
temsilcisi olarak okunabilirken, Hikmet modern öznenin klinikleşmiş hâlini
temsil eder.
Dil ve zaman algısı da bu farkı pekiştirir. Tutunamayanlar’da geçmiş
ve hafıza belirleyici bir rol oynarken, Tehlikeli Oyunlar’da zaman
döngüsel ve askıdadır. Selim’in sessizliği anlam üretirken, Hikmet’in
konuşkanlığı anlamı aşındırır. Bu durum, Oğuz Atay’ın edebî yöneliminin
anlatıdan çözüntüye doğru ilerlediğini gösterir.
Analitik Sonuç: Tutunamamak’tan Çözülmeye
Selim Işık ile Hikmet Benol arasındaki fark, yalnızca iki roman
kahramanının psikolojik özellikleriyle açıklanamaz; bu fark, Oğuz Atay’ın
modern bireyi kavrayışındaki derin kırılmanın edebî ifadesidir. Tutunamayanlar’da
Selim, toplumsal ve kültürel düzenle uyumsuzluğuna rağmen hâlâ anlam
üretilebilen bir figürdür. Onun yokluğu, anlatıyı harekete geçirir;
başkalarının diliyle, hafızasıyla ve suçluluk duygusuyla yeniden kurulur.
Selim’in intiharı, bir son olduğu kadar bir anlam kapanışı yaratır. Bu bağlamda
Selim, modern aydının trajedisini kolektif bir yas nesnesine dönüştürür.
Hikmet Benol ise bu kolektif alanın tamamen dışına düşmüş bir öznedir. Tehlikeli
Oyunlar’da artık yas tutulmaz; çünkü kaybın nesnesi belirsizdir. Hikmet
neyi kaybettiğini bilmez ve bu nedenle kayıp benliğin içine çöker. Tabloyu
temel aldığımızda görülen en çarpıcı ayrım, Selim’in yokluğunun üretken,
Hikmet’in varlığının ise çözücü olmasıdır. Selim’in ölümü anlatıyı
yoğunlaştırırken, Hikmet’in yaşamı anlatıyı dağıtır. Bu durum, Atay’ın bireyin
iç dünyasına doğru ilerledikçe umudu değil, çözülmeyi merkezine aldığını
gösterir.
Psikanalitik açıdan bakıldığında, Selim hâlâ simgesel düzenle problemli bir
ilişki içindedir; ama bu ilişki tamamen kopmamıştır. Onun trajedisi, Öteki’nin
arzusuna cevap verememekten kaynaklanır. Hikmet’te ise simgesel düzen çoktan
çökmüştür. Dil, kimlik ve roller artık özneyi tutmaz. Oyunlar, bu çöküşün
ardından kurulan geçici yamalardır. Ancak her yama, yeni bir yırtık üretir.
Tablo bu noktada şunu açıkça gösterir: Selim trajedinin öznesiyken, Hikmet
patolojinin öznesidir. Bu, edebî bir yargıdan çok, Atay’ın bilinçli estetik
tercihidir.
Varoluşsal düzlemde Selim, yaşamla bağını kopararak radikal bir karar alır;
Hikmet ise yaşamayı seçer, fakat yaşamı askıya alır. Bu askıya alma hâli,
oyunlarla sürdürülen bir ertelemedir. Selim’in sessizliği anlam üretirken,
Hikmet’in konuşkanlığı anlamı boğar. Burada Atay, modern bireyin artık dramatik
bir yıkımla bile kendini ifade edemediğini ima eder. Trajedi, yerini yorgunluğa
bırakmıştır. Bu nedenle Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar’dan
daha karanlık değil, daha umutsuzdur.
Sonuç olarak Selim Işık’tan Hikmet Benol’a uzanan hat, tutunamayan bireyin
mitik anlatıdan klinik vakaya dönüşümünü temsil eder. Tutunamayanlar’da
hâlâ anlatılabilir bir acı varken, Tehlikeli Oyunlar’da acı artık
anlatının kendisini kemirir. Oğuz Atay, bu iki karakter aracılığıyla modern
Türk aydınının yalnızca topluma değil, kendi benliğine de yabancılaştığını
gösterir. Selim bir dönemin kapanışını simgelerken, Hikmet bitmeyen bir
çözülmenin başlangıcıdır. Bu nedenle Tehlikeli Oyunlar, yalnızca bir
devam romanı değil; Atay’ın edebî ve düşünsel olarak vardığı en sert eşiktir.
Selim Işık ölerek
anlatıyı mühürler; Hikmet Benol yaşayarak onu çürütür. Oğuz Atay’ın asıl
radikalliği tam da bu noktada ortaya çıkar: modern bireyin trajedisinin artık
dramatik bir sonla bile anlam kazanamadığını göstermek. Tutunamayanlar
bir vedaysa, Tehlikeli Oyunlar bitmeyen bir iç monologdur; ne susar ne
de kurtarır. Selim’in yokluğu bir mit yaratırken, Hikmet’in varlığı yalnızca
yorgunluk üretir. Bu nedenle Hikmet Benol, bir kahraman değil, bir uyarıdır.
Atay, onunla birlikte şunu söyler: Tutunamamak artık bir isyan değil, bir
durumdur; ve oyunlar, insanı hayatta tutabilir ama onu asla kurtarmaz.

