BİR ROMAN DEĞİL, BİR RUHSAL VAKA: TUTUNAMAYANLAR
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı, Türk edebiyatında yalnızca bir roman değil, modern bireyin varoluşsal çöküşünün metinsel bir otopsisidir. Roman, yüzeyde Selim Işık’ın intiharı üzerinden ilerleyen bir “arama” anlatısı gibi görünse de, derin yapıda modernleşme süreciyle parçalanmış öznenin, anlam, kimlik ve aidiyet kaybının çok katmanlı bir temsilidir. Turgut Özben’in Selim’i anlamaya çalışırken çıktığı yolculuk, aslında modern insanın kendini anlamaya yönelik nafile çabasının alegorisidir. Bu nedenle Tutunamayanlar, bireysel bir trajediden çok, bir kuşağın ruhsal haritasını çıkaran kolektif bir metin olarak okunmalıdır.
Psikolojik Analiz: Varoluşun ve Kimliksizliğin Çıkmazı
Tutunamayanlar, özünde bir "kimlik arayışı" ve "yabancılaşma" manifestosudur. Selim Işık’ın intiharı ve Turgut Özben’in bu intiharın izini sürerken kendi içindeki "öteki" ile tanışması, psikolojik açıdan zengin bir zemin sunar.
Erik Erikson ve Kimlik Krizi: Turgut Özben, başlangıçta toplumun ona biçtiği "başarılı mühendis, iyi aile babası" rolünü kusursuzca oynar. Ancak Selim’in ölümüyle birlikte Erikson’ın tanımladığı o derin Kimlik Krizi’ne girer. Toplumun normlarına "eklemlenmiş" yapay kimliğini soyunmaya başlar.
Alfred Adler ve Aşağılık Kompleksi: Romandaki "Tutunamayanlar" ansiklopedisi bölümü, aslında topluma uyum sağlayamayan bireylerin yetersizlik hislerini hicveder. Adler’in kuramındaki "aşağılık duygusu", Selim Işık karakterinde bir motivasyon kaynağına dönüşür; o, bu duyguyu aşmak yerine onu bir onur madalyası gibi taşır.
Karen Horney ve İnsanlara Karşı Olma: Horney’nin nevrotik eğilimler kuramına göre birey, kaygı ile başa çıkmak için insanlara yaklaşır, onlardan uzaklaşır veya onlara karşı çıkar. Selim, entelektüel yalnızlığıyla toplumdan uzaklaşırken, Turgut hikâyenin sonunda "topluma karşı çıkarak" tren yolculuğuna çıkar ve belirsizliğe karışır.
Freud ve Melankoli: Psikolojik açıdan bakıldığında Selim Işık karakteri, Freud’un melankoli kavramıyla güçlü bir biçimde örtüşür. Freud’un “Yas ve Melankoli” metninde tanımladığı üzere, melankolik özne kaybettiği nesnenin ne olduğunu tam olarak bilemez; kayıp içselleştirilir ve benliğin bir parçası haline gelir. Selim’in yaşadığı ruhsal durum da tam olarak budur. O; somut bir kayıptan çok, anlamın, değerlerin ve tutarlılığın kaybı karşısında çökmüştür. İntiharı, bireysel bir zayıflıktan ziyade, benliğin dünyayla kurduğu ilişkinin tamamen çözülmesinin sonucudur. Selim’in sürekli kendini yargılayan, ironize eden, küçümseyen iç sesi, süperegonun acımasız tahakkümünü çağrıştırır; bu da Selim’i sürekli suçluluk ve yetersizlik duygusuna hapseder.
Lacan ve Özne Kuramı: Lacan’ın özne kuramı açısından Tutunamayanlar, sembolik düzenle uyum sağlayamayan öznenin trajedisini anlatır. Selim, dilin, toplumun ve “başarı” anlatısının dayattığı simgesel kimliği asla içselleştiremez. Lacan’a göre özne, “Öteki”nin dilinde kurulur; Selim ise bu dilde kendine yer bulamaz. Roman boyunca Selim’in yazdığı şiirler, günlükler ve oyunlar, sembolik düzenin dışında kalmış bir öznenin kendine alternatif bir dil kurma çabasıdır. Ancak bu dil de kamusal anlamda karşılık bulamaz,
Selim’in sesi yankılanmaz. Turgut Özben’in Selim’i anlamaya çalışırken yaşadığı dönüşüm ise, Lacan’ın ayna evresine benzer bir süreçtir: Turgut, Selim’de kendini görür ve bu yüzleşme, onun “normal” sayılan hayatının yapaylığını fark etmesine neden olur.
Freud–Lacan Merkezli Psikolojik Okuma: Tutunamayan Öznenin Klinik Haritası
Tutunamayanlar, Freudcu anlamda nevrotik bir çatışmanın değil, daha derin bir melankolik yapının romanıdır. Freud’un “Yas ve Melankoli” metninde tanımladığı üzere melankoli, öznenin kaybettiği nesneyi bilinç düzeyinde tanımlayamamasıyla başlar; kayıp, benliğin içine çekilir ve özne kendi benliğini suçlamaya başlar. Selim Işık’ın trajedisi tam olarak bu yapıyla örtüşür: Selim, neyi kaybettiğini hiçbir zaman net olarak ifade edemez; çünkü kayıp, belirli bir kişi ya da olay değil, anlamın kendisidir. Bu yüzden Selim’in eleştirisi dış dünyaya değil, sürekli olarak kendisine yönelir. Süperego son derece serttir; Selim’in iç sesi, onu acımasızca yargılar, aşağılar ve küçültür. Freud’un melankolik özneyi tanımlarken vurguladığı “benliğin yoksullaşması”, Selim’in kendini sürekli değersiz, gereksiz ve fazlalık olarak konumlandırmasında açıkça görülür. İntihar bu bağlamda bir kaçış değil, süperegonun verdiği nihai cezanın kabulüdür.
Lacan perspektifinden bakıldığında ise Selim Işık, sembolik düzene yerleşememiş bir öznedir. Lacan’a göre özne, dilin ve toplumsal düzenin içine girerek kurulur ancak bu kurulum her zaman bir yabancılaşma içerir. Selim’in sorunu, bu yabancılaşmayı “normal” kabul edememesidir. O, simgesel düzenin sunduğu kimlikleri, başarılı mühendis, aydın, toplumla uyumlu birey, bir maske olarak görür ve bu maskeyi takmayı reddeder. Bu reddediş, Selim’i Öteki’nin alanından dışlar çünkü sembolik düzenin dışında kalan özne, konuşamaz, tanınamaz ve varlık kazanamaz. Selim’in yazıları, oyunları ve parodik metinleri, Lacan’ın deyimiyle “gerçek”in sembolik tarafından kuşatılamayan artığıdır. Ancak bu üretimler, toplumsal alanda yankı bulmadığı için Selim’in varoluşunu teyit etmez. Turgut Özben’in Selim’i anlamaya çalışırken yaşadığı çözülme ise, Lacan’ın öznenin kendi bölünmüşlüğüyle yüzleşmesine benzer: Turgut, Selim’i ararken, kendi bastırılmış eksikliğini fark eder ve sembolik düzenle kurduğu uyumun yapaylığını görür.
Jung'cu Okuma: Jung’a göre modern bireyin temel çatışması, toplumsal maskeyle (persona) bastırılmış dürtüler, düşünceler ve etik itirazlardan oluşan gölge arasındaki gerilimde ortaya çıkar. Tutunamayanlar, bu gerilimi iki ayrı karakter üzerinden değil, aslında tek bir ruhsal bütünün iki yarısı olarak kurar. Selim Işık ve Turgut Özben, Jungcu anlamda aynı psikenin farklı örgütlenme biçimleridir: Turgut, toplumsal olarak kabul gören persona; Selim ise bu personanın bastırdığı, dışladığı ve tahammül edemediği gölgedir. Roman bu nedenle iki kişinin hikâyesinden çok, bölünmüş bir benliğin dramatik anlatımıdır. Turgut Özben, Jung’un tanımladığı anlamda aşırı güçlenmiş bir personaya sahiptir. Evli, meslek sahibi, düzenli ve “makul” bir hayat sürer. Persona, öznenin toplumla uyum içinde var olmasını sağlar ancak Jung’a göre persona benliğin tamamı sanıldığında tehlikeli hale gelir. Turgut’un problemi tam da budur: O, persona ile özdeşleşmiştir. Toplumsal rolleri, gerçek benliğinin yerine geçmiştir. Bu nedenle Turgut’un yaşamı dışarıdan tutarlı görünse de içsel derinliği son derece sınırlıdır. Selim’in intiharı, bu yapay bütünlüğe yöneltilmiş bir darbeye dönüşür; çünkü Selim, Turgut’un bastırdığı her şeyi temsil eder: duyarlılığı, etik huzursuzluğu, aidiyetsizliği ve itirazı. Selim Işık ise Jungcu anlamda inkâr edilmiş gölgenin beden bulmuş hâlidir. Gölge, yalnızca “kötü” ya da ilkel dürtülerden oluşmaz; aynı zamanda bireyin kabul edemediği duyarlılıklar, etik talepler ve kırılganlıklar da gölgenin parçasıdır. Selim, bu anlamda ahlaki olarak “yüksek” bir gölge figürüdür. Onun trajedisi, gölge olarak kalmasıdır: Selim, bireyleşme sürecine entegre edilemez, çünkü toplum onu olduğu haliyle kabul edemez. Jung’a göre gölge bilinçle yüzleşmediğinde ya dış dünyaya yansıtılır ya da özneyi içeriden yıkar. Selim’de ikinci yol gerçekleşir; gölge, benliğin tamamını işgal eder ve özne çöker.
Turgut’un Selim’i arama süreci, Jungcu anlamda gölgeyle yüzleşme girişimidir. Bu yolculuk, klasik bir dedektif anlatısı gibi ilerlemez çünkü aranan kişi dış dünyada değil, Turgut’un kendi bilinçdışındadır. Turgut, Selim’in yazılarını, tanıklıklarını ve izlerini takip ettikçe, kendi bastırılmış yanlarıyla karşılaşır. Bu süreç, Jung’un bireyleşme dediği dönüşüm ihtimalini doğurur. Ancak roman, bu sürecin tamamlandığını değil, yarım kaldığını gösterir. Turgut gölgeyi tanır, ama onu bütünüyle entegre edemez. Bu yüzden dönüşüm radikal değil, eksik ve sarsıcıdır.
Selim’in intiharı, Jungcu açıdan yalnızca bireysel bir yıkım değil, başarısız bir bireyleşme sürecinin nihai kırılmasıdır. Selim, persona kurmayı reddeder; gölge olmaktan çıkıp benliğin tamamı olmaya çalışır. Jung’a göre bu durum, benliğin dengesini bozar çünkü gölge bilinçle bütünleşmeden, tek başına hâkim hale geldiğinde yıkıcıdır. Selim’in ölümü, toplumun değil, psikenin dengeyi kuramamasının sonucudur. Bu bağlamda Selim, “fazla dürüst” olduğu için değil, tek boyutlu kaldığı için çöker. Romanın trajik gücü, Jung’un bireyleşme idealini bilinçli olarak boşa çıkarmasında yatar. Tutunamayanlar’da tam anlamıyla bireyleşmiş bir özne yoktur. Turgut persona içinde hapsolur, Selim gölge içinde erir. Jung’un önerdiği denge — bilinç, persona, gölge ve benliğin (Self) bütünleşmesi — bu toplumsal bağlamda mümkün değildir. Oğuz Atay, modern Türkiye’nin bireyi için bireyleşmenin henüz tarihsel ve kültürel olarak mümkün olmadığını ima eder. Sonuç olarak Selim Işık ve Turgut Özben, Jungcu okumada karşıt karakterler değil, birbirini tamamlayamayan iki yarım öznedir. Selim, persona tarafından dışlanmış etik ve duygusal yoğunluğu; Turgut ise bu yoğunluğu bastırarak hayatta kalmayı seçmiş uyumu temsil eder. Roman, okuru bu iki figür arasında seçim yapmaya değil, şu soruyla baş başa bırakır: Gölgesini tanımayan bir persona mı daha eksiktir, yoksa personası olmayan bir gölge mi daha tehlikelidir?
Varoluşçuluk: Varoluşçu psikoloji bağlamında Tutunamayanlar, Sartre ve Camus’nün “absürd” insanına güçlü bir gönderme içerir. Selim’in dünyası, Camus’nün tanımladığı gibi, insanın anlam arayışı ile dünyanın sessizliği arasındaki çatışmayla şekillenir. Selim bu çatışmayı kabullenemez, isyan etmek yerine geri çekilir. Turgut ise Camus’nün “başkaldıran insan”ına daha yakındır: Selim’in ardından yaşadığı sarsıntı, onu mevcut yaşamını sorgulamaya ve sonunda kendi düzenini terk etmeye iter. Bu anlamda roman, intihar edenle değil, geride kalanla devam eden bir varoluş sorgulamasıdır.
Edebi Analiz: Bir Dil ve Biçim Devrimi
Edebî açıdan Tutunamayanlar, Türk romanında dilin parçalanması ve yeniden inşası bakımından devrimci bir metindir. Oğuz Atay, bilinçli olarak klasik anlatı yapısını bozar; olay örgüsü dağınıktır, anlatıcı sürekli değişir, metin türler arasında dolaşır. Ansiklopedik maddeler, şiirler, tiyatro metinleri, parodiler ve iç monologlar, romanın yapısal çoğulluğunu oluşturur. Bu parçalı yapı, yalnızca biçimsel bir tercih değil, modern bireyin parçalanmış bilincinin doğrudan bir yansımasıdır. Atay, biçim ile içeriği birbirinden ayırmaz; tutunamayan bir insanı, tutarlı bir anlatıyla anlatmanın imkânsızlığını gösterir. Dolayısıyla Oğuz Atay, bu romanda klasik anlatı tekniklerini yerle bir ederek Türk edebiyatında Postmodernizmin kapılarını sonuna kadar açmıştır. Kitap, okurdan aktif bir katılım bekleyen, katmanlı bir yapıya sahiptir.
Romanın dili yoğun bir ironiyle örülüdür. Bu ironi, yalnızca mizah üretmez; aynı zamanda yıkıcıdır. Resmî ideoloji, aydın kibri, başarı mitleri ve “normal” yaşam pratikleri sürekli olarak alaya alınır. Atay’ın ironisi, Oğuz Atay’ın kendine özgü bir “acı mizah” üretmesini sağlar. Okur hem güler hem de rahatsız olur. Dil zaman zaman bilinçli olarak bozulur, tekrarlar ve anlamsızlıklar artar, bu da Wittgenstein’ın “dilin sınırları, dünyanın sınırlarıdır” önermesini çağrıştırır. Selim’in dünyası çöktükçe, dil de çözülür.
Üslup bakımından Tutunamayanlar, yüksek kültür ile gündelik dil arasında sürekli gidip gelir. Atay, akademik jargonu, bürokratik dili ve edebî klişeleri yan yana getirerek metni bilinçli bir kakofoniye dönüştürür. Bu kakofoni, modern Türkiye’nin zihinsel karmaşasını temsil eder. Roman, okurdan pasif bir alımlama değil, aktif bir katılım talep eder; metnin anlamı, okurun zihninde yeniden kurulur. Bu yönüyle Tutunamayanlar, yalnızca anlatılan bir hikâye değil, okurla birlikte kurulan bir deneyimdir.
Üslup ve Teknik: Atay; bilinç akışı (stream of consciousness), iç monolog, mektuplar, günlükler ve ansiklopedi maddeleri gibi pek çok farklı türü bir arada kullanır. Özellikle noktalama işareti içermeyen ve sayfalarca süren o meşhur bölüm, bireyin zihnindeki karmaşayı ve durdurulamaz düşünce akışını yansıtmakta eşsizdir.
İroni ve Kara Mizah: Yazar, toplumun kutsal saydığı değerleri, küçük burjuva alışkanlıklarını ve aydın kesimin ikiyüzlülüğünü keskin bir ironiyle eleştirir. Atay'ın dili, hem çok hüzünlü hem de kahkahalar attıracak kadar komiktir. Bu "oyun" kavramı, kitabın temel taşıdır; karakterler hayatın ciddiyetine karşı oyunlarla direnirler.
Üstkurmaca: Roman içinde roman yazma süreci, okura sürekli bunun bir kurmaca olduğunu hatırlatır. Turgut Özben, Selim’in hayatını araştırırken aslında bir metin inşa etmektedir. Bu durum, gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırı bulanıklaştırır.
İçsel Bir Yankı: Olric Kimdir?
Romanın en ikonik unsurlarından biri, Turgut Özben’in zihninde yarattığı hayali uşağı Olric’tir. Olric, klasik anlamda bir yan karakter değil; Turgut’un bastırılmış düşüncelerinin, dile getiremediği korkularının ve toplumsal maskesinin ardındaki "gerçek benliğinin" sesi, bir nevi vicdanıdır.
Psikolojik Açıdan "Alter Ego": Carl Jung’un "Persona" ve "Gölge" kavramları üzerinden bakarsak; Turgut toplum içindeyken "Persona"sını (maskesini) kullanır, yalnız kaldığında ise Olric ile konuşarak "Gölge"siyle temas kurar. Olric, Turgut’un dış dünyaya karşı ördüğü savunma mekanizmalarını yıkan, ona en çıplak gerçekleri söyleyen kişidir.
Edebi Açıdan İşlevi: Atay, Olric karakteri aracılığıyla iç monoloğu bir diyaloğa dönüştürür. Bu teknik, okuyucunun Turgut'un zihinsel parçalanmasını somut bir şekilde görmesini sağlar. Efendi-uşak hiyerarşisi üzerinden kurulan bu ilişki, aslında bireyin kendi düşünceleri üzerindeki otorite kurma çabasını simgeler.
Modern Bir Mitoloji: Tutunamayanlar Ansiklopedisi
Romanın içinde yer alan ve kitabın ismine de hayat veren bu bölüm, edebiyatımızdaki en güçlü yergi ve hiciv örneklerinden biridir. Oğuz Atay, bu bölümde "Tutunamayanları" biyolojik bir tür gibi sınıflandırır.
Sisteme Karşı İroni: Ansiklopedi formatı normalde "kesin ve nesnel bilgiyi" temsil eder. Atay’ın bu formatı kullanarak, toplumun dışladığı, başarısız gördüğü, "hassas" insanları madde madde açıklaması muazzam bir ironidir. Bu, rasyonel dünyaya (bilime, düzene, ansiklopedik bilgiye) karşı bir başkaldırıdır.
Disconnectus Erectus: Selim Işık’ın da dahil edildiği bu hayali türün özellikleri; "duyarlılık", "yalnızlık", "beceriksizlik" ve "samimiyet" olarak sıralanır. Bu bölüm aslında okuyucuya şu soruyu sorar: Gerçekten tutunamayanlar mı hastadır, yoksa bu kadar duyarsız ve mekanik işleyen bir toplumda 'tutunmak' zaten bir hastalık mıdır?
Tanpınar – Oğuz Atay – Oğuz Atay Sonrası: Türk Romanında Öznenin Çözülüş Serüveni
Ahmet Hamdi Tanpınar ile Oğuz Atay arasındaki ilişki, Türk edebiyatında modernleşme sancısının iki farklı bilinç düzeyini temsil eder. Tanpınar’ın karakterleri, özellikle Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü bağlamında, modernlikle gelen kırılmayı hissederler, fakat bu kırılmayı estetik, zaman ve rüya kavramlarıyla telafi etmeye çalışırlar. Tanpınar’da özne hâlâ “onarılabilir” bir yapıdadır; geçmişle bağ kopmamıştır, zaman süreklilik hissini tamamen yitirmemiştir. Oğuz Atay’da ise bu bağ artık geri dönülmez biçimde kopmuştur. Selim Işık, Tanpınar karakterlerinin yaşadığı tereddüdü bile yaşayamayacak kadar parçalanmıştır. Tanpınar’ın melankolisi estetik bir iç çekişken, Atay’ın melankolisi klinik ve yıkıcıdır.
Oğuz Atay sonrası edebiyatta ise “tutunamayan” figürü daha da radikalleşir. Latife Tekin, Bilge Karasu, Orhan Pamuk ve hatta daha geç dönemde Hakan Günday gibi isimlerde özne artık yalnızca tutunamayan değil, bilinçli olarak tutunmayı reddeden ya da tutunacak bir zemin bulamayan bir varlığa dönüşür. Atay’ın Selim’i hâlâ etik bir hassasiyet taşırken, Atay sonrasında bu hassasiyet yerini ya soğuk bir nihilizme ya da grotesk bir şiddet estetiğine bırakır. Bu durum, modernleşmenin ilk kuşağında yaşanan hayal kırıklığının, sonraki kuşaklarda bir tür varoluşsal uyuşmaya dönüşmesiyle ilişkilidir. Atay, bu geçişin tam eşiğinde duran bir yazardır: Ne Tanpınar kadar estetik bir teselliye sahiptir ne de sonraki kuşaklar kadar duygusal bir kopuşa.
“Tutunamayan” Kavramının Sosyopolitik Arka Planı: Modernleşmenin Artık İnsanları
“Tutunamayan” kavramı, yalnızca bireysel bir psikolojik durumu değil, Türkiye’nin geç ve parçalı modernleşme sürecinin doğurduğu sosyopolitik bir özne tipini temsil eder. Cumhuriyet’in erken döneminden itibaren inşa edilen “makbul vatandaş” modeli; üretken, rasyonel, uyumlu ve ilerlemeci bir birey tahayyülüne dayanır. Selim Işık gibi karakterler, bu modelin dışında kaldıkları için değil, bu modele bilinçli olarak mesafe aldıkları için dışlanırlar. Tutunamayan, sistemin başarısız ürünü değil; sistemin mantığını fark ettiği için onunla özdeşleşemeyen kişidir. Bu nedenle Selim’in trajedisi bireysel bir uyumsuzluk değil, ideolojik bir çatışmanın sonucudur.
1960’lar ve 70’ler Türkiye’sinde aydın olmanın anlamı, büyük ölçüde çelişkilerle doludur: Batılılaşma ideali sürerken, toplumsal yapı bu ideali taşıyacak kurumsal derinlikten yoksundur. Tutunamayanlar, bu boşlukta sıkışmış aydının romanıdır. Selim, ne geleneksel değerler sistemine dönebilir ne de modern değerleri içselleştirebilir. Bu ikili sıkışma, Gramsci’nin “organik aydın” kavramının Türkiye bağlamında neden karşılık bulamadığını da açıklar. Selim’in yalnızlığı, bireysel bir kopukluk değil temsil edemediği bir sınıfın ve ideolojinin yokluğudur.
Bu bağlamda Tutunamayanlar, tutunamayanları romantize etmez aksine onların trajedisini soğukkanlı bir biçimde sergiler. Roman, “tutunmak” ile “insan kalmak” arasındaki gerilimi sürekli diri tutar. Oğuz Atay’ın asıl sorusu şudur: Bir toplumda tutunabilmek için insanın neyi feda etmesi gerekir? Selim’in cevabı nettir: Fazla şey. Ve bu cevap, romanı yalnızca bir edebiyat metni olmaktan çıkarıp, hâlâ güncelliğini koruyan politik ve etik bir sorgulamaya dönüştürür.
Klinik Vaka Formu Olarak Selim Işık – Turgut Özben: Bölünmüş Öznenin İki Yüzü
Tutunamayanlar, klasik anlamda tek bir “hasta”yı anlatan bir roman değildir aksine, ruhsal bölünmenin iki farklı klinik görünümünü Selim Işık ve Turgut Özben üzerinden sahneye koyar. Bu açıdan bakıldığında Selim ve Turgut, iki ayrı bireyden çok, modern öznenin iki farklı savunma örgütlenmesi olarak okunabilir. Selim, çöken ve kendine yönelen patolojiyi; Turgut ise uyum sağlayarak ayakta kalan ama içsel olarak boşalan yapıyı temsil eder. Klinik anlamda Selim “semptomu yaşayan”, Turgut ise “semptomu bastıran” öznedir.
Selim Işık’ın klinik tablosu, Freudcu anlamda ağır bir melankolik yapıya işaret eder. Selim’de belirgin bir öz-değer kaybı, yoğun suçluluk duyguları, kendini küçültme ve benliğe yönelen saldırganlık görülür. Ancak bu tabloyu klasik majör depresyondan ayıran temel unsur, Selim’in acısını açıkça ifade edememesi ve kaybın nesnesini tanımlayamamasıdır. Selim neyi kaybettiğini bilmez; çünkü kayıp, belirli bir kişi ya da durum değil, “dünyayla kurulabilecek anlamlı bağ” ihtimalidir. Bu durum, Freud’un melankolide vurguladığı benlik–nesne özdeşleşmesini açıklar: Selim, kaybettiği dünyayı kendi içine almış ve onu kendi benliğinde cezalandırmaya başlamıştır. Süperego son derece katıdır; Selim’in iç sesi, ahlaki bir yargıçtan çok sadistik bir infazcı gibidir. İntihar, bu yapıda bir özgürlük eylemi değil, içsel mahkemenin verdiği hükmün uygulanmasıdır.
Lacan açısından Selim’in klinik durumu, sembolik düzene yerleşememiş özne yapısıyla açıklanabilir. Selim, dilin ve toplumsal rollerin sunduğu kimlikleri içselleştiremez; çünkü bu kimlikleri sahte, yapay ve etik olarak sorunlu bulur. Ancak Lacan’a göre özne, sembolik düzenin dışında var olamaz; dışarıda kalan yalnızca “gerçek”in parçalanmış artığıdır. Selim’in yazıları, oyunları ve parodik metinleri, sembolik tarafından temsil edilemeyen bu artığın dışavurumudur. Ne var ki bu üretimler, tanınma ve yankı bulmadığı için Selim’in varlığını sabitlemez aksine, onun yalnızlığını derinleştirir. Klinik olarak Selim, psikotik bir kopuş yaşamaz fakat nevroz ile psikotik yapı arasında, sürekli çözülme riski taşıyan sınırda bir konumda durur.
Turgut Özben’in klinik profili ise ilk bakışta “sağlıklı” bir uyum örneği gibi görünür. Evli, meslek sahibi, toplumsal olarak kabul gören bir yaşam sürer. Ancak Selim’in intiharı, Turgut’ta bastırılmış olan çatlağı görünür kılar. Klinik olarak Turgut, uyumlu nevrotik bir yapıyı temsil eder. Turgut’un savunma mekanizmaları güçlüdür: Rasyonalizasyon, inkâr ve bastırma sayesinde toplumsal düzenle uyum sağlar. Selim’in ölümü, bu savunmaları delip geçen bir travmatik olay işlevi görür. Turgut’un Selim’i arama süreci, psikanalitik anlamda bir gecikmiş yas sürecidir fakat bu yas, yalnızca Selim’e değil, Turgut’un kendi bastırılmış benliğine yöneliktir.
Lacan’ın ayna evresi bağlamında Selim, Turgut için gecikmiş bir aynaya dönüşür. Turgut, Selim’de yalnızca kaybedilmiş bir dostu değil, kendisinin yaşayamadığı, bastırdığı ve feda ettiği özneyi görür. Bu nedenle Turgut’un çözülüşü ani değil, sinsi ve ilerleyicidir. Klinik olarak Turgut, Selim gibi çökmek yerine, kimliğini yavaş yavaş askıya alır. Romanın ilerleyen bölümlerinde Turgut’un dili değişir, anlatımı parçalanır, mantıksal süreklilik zayıflar. Bu, Turgut’un sembolik düzenle kurduğu ilişkinin gevşediğinin göstergesidir. Ancak Turgut’un farkı, tamamen düşmek yerine “eşikte kalmasıdır”. O, Selim’in intihar ettiği noktaya kadar gelir fakat geri dönülmez çizgiyi geçmez.
Bu noktada Selim–Turgut ikiliği, klinik olarak çöken özne ile askıya alınmış özne arasındaki farkı temsil eder. Selim, dünyayla kurduğu etik gerilimi taşıyamaz ve çöker; Turgut ise bu gerilimi fark ettiği hâlde yaşamaya devam eder, fakat artık eski uyumunu sürdüremez. Bu nedenle Turgut’un “hayatta kalması”, iyileşme anlamına gelmez. Klinik olarak bu bir “kısmi çözülme”dir. Turgut, Selim’in kaderini tekrar etmez ama Selim’den sonra artık eski Turgut da değildir.
Sonuç olarak Tutunamayanlar, tek bir klinik vakayı değil, modern öznenin iki farklı ruhsal kaderini gösterir. Selim Işık, sembolik düzenle uzlaşmayı reddeden ve bunun bedelini benliğiyle ödeyen özneyi temsil ederken; Turgut Özben, uzlaşmanın bedelini fark eden ama bu farkındalıkla yaşamaya mahkûm kalan özneyi temsil eder. Oğuz Atay’ın asıl dehası, okuru bu iki figür arasında bir tercih yapmaya zorlamamasıdır. Romanın sessiz sorusu şudur: Hangisi daha patolojiktir; yaşayamayan mı, yoksa yaşayarak kendinden vazgeçen mi?
SONUÇ
Bu yazı bu romanın sanal dünyadaki sahte alıntılar gibi yapmacık bir aşk romanı olmadığını kanıtlamak istemektedir. Tutunamayanlar, sadece 70’li yılların Türkiye’sini değil, modern dünyanın çarkları arasında ezilen her bireyi anlatır. "Kelime oyunları", "Olric" ile yapılan içsel konuşmalar ve "hayata tutunamama" sancısı, bugün dahi her yaştan okurun kendinden bir parça bulmasını sağlar. Atay, bize "insan" olmanın aslında ne kadar karmaşık, trajikomik ve bazen de imkânsız bir zanaat olduğunu hatırlatır. Sonuç olarak Tutunamayanlar, psikolojik düzlemde melankolinin, yabancılaşmanın ve kimlik dağılmasının; edebî düzlemde ise anlatı, dil ve tür sınırlarının zorlandığı bir başyapıttır. Selim Işık’ın intiharı, bireysel bir son olmaktan çok, bir çağın ruhsal iflasının simgesidir. Turgut Özben’in yolculuğu ise, tutunamayanlarla yüzleşmeden tutunan olmanın mümkün olmadığını gösterir. Oğuz Atay, bu romanla Türk edebiyatına yalnızca yeni bir anlatı biçimi değil, aynı zamanda rahatsız edici bir soru bırakır: Bu dünyada gerçekten kim tutunmaktadır?
