Joker: DELİLİĞİN ESTETİĞİ, TOPLUMSAL ÇÖKÜŞ VE MODERN PSİKİYATRİNİN KÖR NOKTALARI
JOKER:
BIR KURBANIN KÖTÜLÜĞE DÖNÜŞÜMÜ
Bazı karakterler vardır; onları “anlatmak” mümkün
değildir, ancak “teşhis etmek” de yetersiz kalır. Joker’daki Arthur Fleck tam olarak
böyledir. O, bir bireyden çok bir kırılma hattıdır. Todd Phillips'in
yönetmenliğini üstlendiği ve Joaquin Phoenix'in unutulmaz bir performans
sergilediği Joker filmi, 21. yüzyıl sinemasının en sarsıcı ve tartışmalı
yapıtlarından biridir. Film, Batman'in azılı düşmanı Joker'in köken hikayesini,
Arthur Fleck adlı, zihinsel sorunlarla boğuşan, toplumdan dışlanmış bir adamın
nasıl kaosun simgesi haline geldiğini psikolojik ve sosyolojik açılardan
derinlemesine inceler. Joker filmi, bir süper kahraman anlatısı olmaktan
çok, modern toplumun ruhsal kırılganlıklarını teşhir eden karanlık bir
psikososyal vaka çalışmasıdır. Film, Arthur Fleck adlı bir bireyin “suçluya”
dönüşümünü anlatırken, aslında bireysel patolojiler ile toplumsal patolojiler
arasındaki geçirgen sınırı sorgular. Joker burada bir “kötü adam” değil;
sistematik ihmalin, sınıfsal dışlanmanın ve psikiyatrik yetersizliğin ürettiği
bir semptom hâline gelir. Ayrıca film, bir süper-kötünün köken hikâyesi
olmaktan ziyade, modern toplumun ruh sağlığına dair tutulmuş karanlık bir
klinik kayıttır. Film boyunca izlediğimiz şey bir “delirme” süreci değil; adım
adım yalnız bırakılma, sistematik olarak silinme ve sonunda görünür olabilmek
için şiddete sığınan bir öznenin trajedisidir. Joker burada bir neden değil,
sonuçtur. Bu analiz, Arthur'un kişisel dramı ile Gotham şehrinin yozlaşmış
yapısını bir araya getirerek, filmin sunduğu çarpıcı gerçekliği mercek altına
alacaktır.
ARTHUR FLECK: KLİNİK BİR PORTRE, VAROLUŞSAL BİR YARA
1- Patoloji mi, Toplumsal Tepki mi?
Arthur Fleck, filmin merkezindeki
trajik figürdür. Onun Joker'e dönüşümü, yıllar süren ihmal, istismar ve
psikolojik çöküşün bir sonucudur. Filmin başlangıcında Arthur, Psödobulbar Etki
(PBA) olarak bilinen nörolojik bir rahatsızlığa sahip olarak gösterilir. Arthur’da
gözlemlenen belirtiler şunlardır: Kontrolsüz, bağlam dışı kahkaha nöbetleri;
majör depresyona işaret eden çökkünlük, anhedoni, değersizlik, intihar
düşünceleri; psikotik düzeyde sanrısal fanteziler (özellikle Murray Franklin
figürü etrafında); travma temelli dissosiyatif kopuşlar ve kimlik bütünlüğünde
dağılma. Klinik ve psikiyatri literatürü açıdan Arthur, tek bir kategoriye
sığmaz. Bu durum DSM merkezli psikiyatrinin sınırlılığını da açığa çıkarır.
Arthur bir “tanı” değil, komorbid bir ruhsal enkazdır. Majör depresyon, travma
sonrası stres belirtileri ve psikotik özellikler iç içe geçmiştir. Ancak asıl
mesele şudur: Arthur’un ruhsal sorunları onun suça yönelmesini açıklamaz;
yalnızca savunmasızlığını açıklar. Bu noktada film şunu vurgular: Arthur hasta
olduğu için Joker olmaz; Joker olduğu için “hasta” ilan edilir.
2- Gülme Nöbetleri: Bedensel Bir İsyan ve Savunma Mekanizmaları
Arthur’un kontrolsüz kahkahası sinemadaki klasik “deli gülüşü” değildir. Bu
gülüş neşeli değil, neredeyse ağrılıdır ve bedensel bir isyandan kaynaklanır.
Bastırılmış öfke, utanç ve çaresizlik tarafından ele geçirilen bedenin, dile
gelmeyen bir acıyı dışavurmasıdır. Psikiyatride pseudobulbar affect ile
benzerlik gösterse de film bunu biyolojik bir anomaliye indirgemez. Gülme
burada nörolojik bir arızadan çok, psişik taşmanın bedensel formudur. Bu
noktada, Freud’un bastırma kuramını hatırlarsak: Bastırılan içerik, semptom
olarak geri döner. Arthur konuşamaz; anlatamaz; öfkesini, utancını ve
aşağılanmışlığını söze dökemez. Bedeni onun yerine güler. Bu nedenle Arthur’un
gülüşü rahatsız edicidir; çünkü mutluluğu değil, ifade edilemeyen acıyı temsil
eder. Bunun dışında gülmek burada mutluluk değil, acıyla başa çıkma biçimidir. Arthur’un kontrol edemediği, patolojik gülme
nöbetleri (jelastik nöbetler olarak da adlandırılır) yaşaması, onun duygusal
durumundan bağımsız olarak ortaya çıkar ve çevresindekiler tarafından sıklıkla
yanlış anlaşılır. Bu durum, onu sosyal ortamlarda daha da izole eder.
Dışlanma ve Travma: PBA'nın Arthur'da çocukluk travması, özellikle fiziksel istismar ve ihmal nedeniyle tetiklendiği ima edilir. Kontrol dışı kahkahaları, aslında yaşadığı acıya ve kaygıya karşı bir savunma mekanizması olarak işlev görür. Acı çektiği veya stres altında olduğu anlarda, toplumun beklediği duygusal tepki yerine, bu istemsiz kahkaha ortaya çıkar. Bu da onun iç dünyasındaki karmaşayı ve gerçek duygularını bastırma çabasını gösterir.
3- İlaç ve Terapi:
Film, Arthur'un düzenli olarak psikiyatrik destek aldığını ve yedi farklı ilaç kullandığını gösterir. Ancak şehirdeki kemer sıkma politikaları nedeniyle bu destek kesilir. Bu kesinti, zaten kırılgan olan ruh sağlığının çöküşünü hızlandıran önemli bir dönüm noktasıdır. Psikiyatrik desteğin ve erişilebilirliğin önemini vurgulayan bu olay, sistemin bireye nasıl sırt çevirdiğini de gösterir. Ayrıca Arthur’un sosyal hizmet uzmanıyla yaptığı görüşmeler, çağdaş ruh sağlığı sistemine yöneltilmiş sert bir eleştiridir. İlaçlar vardır; ama ilişki yoktur. Dosyalar tutulur; ama insan görünmez. “Beni gerçekten dinleyen kimse olmadı.” Bu cümle, filmin psikiyatrik çekirdeğidir. Arthur yedi farklı ilaç kullanır fakat terapötik bağ kurulmaz. Süreklilik sağlanmaz. Daha önemlisi ise sosyal destek ağı yoktur. Bu, biyolojik indirgemeciliğin iflasıdır. Burada film, psikiyatrinin biyolojik indirgemeciliğini eleştirir. Ruhsal acı, yalnızca nörotransmitter (serotonin) dengesizliği değildir; bağlamla, sınıfla ve ilişkilerle açıklar. Yani bağlamsal bir mesele olduğunu haykırır.
4- Kişilik Örüntüleri ve Potansiyel Tanılar
Arthur'un karmaşık ruhsal durumu, psikoloji ve psikiyatri uzmanları
arasında çeşitli potansiyel tanıları gündeme getirmiştir.
Şizofreni veya Şizoaffektif Bozukluk: Arthur'un gerçeklikten kopuşu,
özellikle komşusu Sophie ile yaşadığı ilişkinin tamamen sanrı olduğunun ortaya
çıkması, psikotik belirtilere işaret eder. Gerçeği değerlendirme yetisinin
bozulması, içgörünün olmaması ve annesinin de psikiyatrik sorunlar yaşamış
olması (erotomanik hezeyan), ailesel yatkınlığı ve psikoz spektrumunda bir
bozukluğu düşündürür.
Narsisistik veya Antisosyal Kişilik Bozukluğu Gelişimi: Başlangıçta utangaç, pasif ve itaatkar bir karakter olmasına rağmen, ilk cinayetlerinden sonra büyük bir değişim yaşar. Cinayetler, ona ilk kez bir güç ve varoluş hissi verir. Bu andan itibaren pişmanlık duymaması, hatta keyif alması, yavaş yavaş antisosyal kişilik bozukluğu özelliklerini edinmeye başladığını gösterir. Artık başkalarının acısına karşı empati kuramayan, kendi hazzını (jouissance) ön planda tutan bir "Joker" figürüne dönüşmektedir.
5- Travma ve Psikanalitik Çözümlemeler
Film, erken çocukluk travmasının yetişkinlikteki yıkıcı etkilerini güçlü
bir şekilde sergiler.
Bağlanma ve Yalnızlık: Arthur, film boyunca yalnızlık ve değersizlik
duygularıyla boğuşur. Annesiyle olan sağlıksız ve bağımlı ilişkisi, güvenli
bağlanma geliştirememesinin bir göstergesidir. Toplum tarafından sürekli hor
görülmesi ve dışlanması, onun varoluşsal bir boşluğa itilmesine neden olur.
Merdiven Metaforu: Filmin ikonik merdiven sahneleri, psikanalitik bir yorumlama sunar. Başlangıçta merdivenleri güçlükle, yorgunlukla tırmanan Arthur, toplumsal yüklerin altında ezilen pasif kurbanı temsil eder. Finalde ise makyajlı Joker olarak merdivenlerden dans ederek inmesi, bilinçdışına inişin ve toplumsal kuralların kısıtlamalarından kurtulmanın, yani Süperego'nun çöküşünün tamamlandığını simgeler.
GOTHAM: KOLEKTİF BİR PSİKOZ
Joker filmi, sadece bireysel bir psikopatolojiyi değil, aynı zamanda bu hastalığı besleyen yozlaşmış bir toplumsal yapıyı da sahneye taşır. Gotham, filmin başından sonuna kadar Arthur’u var eden, onu Joker'e dönüştüren bir laboratuvar görevi görür. Gotham, bireylerin değil, yapıların delirdiği bir mekândır. Çöp yığınları, işsizlik, sınıfsal uçurum ve medyanın alaycı dili; Arthur’un kırılgan psikolojisini adım adım çökertir. Durkheim’ın anomi kavramı burada birebir karşılık bulur: Toplumsal normlar çözülmüştür, aidiyet duygusu yoktur. Birey yalnızdır ve görünmezdir. Arthur’un görünme arzusu (stand-up sahnesi, Murray Franklin programı), patolojik narsisizm değil; tanınma ihtiyacının hayatta kalma refleksi hâlidir.
Sosyoekonomik Eşitsizlik ve Sınıf Çatışması: Film, 1980'lerin ekonomik
sıkıntıları ve sosyal hizmet kesintileri bağlamında geçer. Gotham, zengin
(Thomas Wayne) ve fakir (Arthur Fleck'in yaşadığı semt) arasındaki uçurumun
belirgin olduğu, çöp yığınlarının ve suçun kol gezdiği bir şehirdir.
Değersizlik Hissi: Arthur ve onun gibi yoksul, dışlanmış bireyler, zengin
elitler tarafından açıkça küçümsenir. Thomas Wayne'in "palyaçolar"
yorumu, alt sınıfın acısını ve varoluşunu reddeden, kibirli bir bakış açısını
temsil eder. Bu durum, toplumsal değersizlik hissini körükler.
Kolektif Öfke: Arthur'un metroda işlediği ilk cinayetler, farkında olmadan
alt sınıfın biriken kolektif öfkesini tetikler ve onu bir kahraman/sembol haline
getirir. Cinayetler, ezilenlerin bastırılmış isyanının fitilini ateşler. Halk,
Arthur'u birey olarak tanımasa da, onun eylemlerini sisteme karşı bir
başkaldırı olarak sahiplenir.
Medya ve Kitle Manipülasyonu: Film, medyanın ve popüler kültürün toplumsal
algıyı ve olayların yorumlanışını nasıl manipüle ettiğini de gösterir.
Murray Franklin Şovu: Arthur'un idolü olan Murray Franklin, toplumun genel
olarak kabul gören başarı ve komedi anlayışını temsil eder. Arthur'un bu şovda
aşağılanması, onun toplumsal kabul görme arayışının sonunun geldiğini gösterir.
Medya, Arthur'u bir tehdit olarak gösterirken, aslında onun hikayesini
çarpıtarak onu daha da dışlar.
Anarşi ve Nihilizm: Joker'in son eylemleri ve toplumsal ayaklanma, modern toplumun nihilizme (hayatın anlamsızlığına) ve anarşiye (otorite ve düzenin reddine) ne kadar yatkın olduğunu gözler önüne serer. Toplumsal düzen ve adalet duygusu çöktüğünde, bireyler kolayca kaotik ve yıkıcı eğilimlere yönelebilirler. Joker, bu kaosun ve düzensizliğin arketipi haline gelir.
Sınıfsal Aşağılama ve Şiddetin
Psikodinamiği: Arthur’un maruz kaldığı şiddet çoğu zaman fiziksel değildir.
Asıl yıkıcı olan, sembolik şiddettir: Alay edilmek, küçümsenmek, yok sayılmak. Toplum
Arthur’a sürekli şunu söyler: “Sen önemsizsin.” Ve Arthur’un verdiği yanıt,
nihilisttir: “Eğer kimse beni insan olarak görmüyorsa, ben de canavar olurum.” Bourdieu’nün
“sembolik şiddet” kavramıyla söyleyecek olursak: Arthur sürekli olarak
“değersiz” olduğu fikrine maruz kalır. Ve özne, kendisine biçilen bu kimliği
bir noktada içselleştirir. “Eğer kimse beni insan olarak görmüyorsa, ben de
canavar olurum.” Bu, bireysel bir tehdit değil; toplumsal bir itiraftır.
JOKER’IN DOĞUŞU: PSİŞİK KOPUŞ VE YENİ KİMLİK
1. Ayna: Parçalı Benliğin Maskesi
Arthur’un Joker makyajını yaptığı sahneler, psikanalitik olarak bir
“yeniden doğum”dur. Arthur burada kimliğini yeniden inşa eder. Ayna, Lacan’ın
ayna evresini çağrıştırır: Öznenin kendini ilk kez “bir bütün” olarak
algılaması. Ancak burada ortaya çıkan bütünlük sağlıklı değildir. Burada
bütünlük, parçalanmış benliğin teatral bir maskeyle sabitlenmesidir. Joker,
Arthur’un benliğini onaran bir kimlik değil; dağılmış benliği sabitleyen
teatral bir zırhtır. Maskeyle birlikte utanç kaybolur, suçluluk silinir, empati
askıya alınır. Joker bir karakter değil, bir savunma mekanizmasıdır.
2. Murray Franklin Cinayeti: Topluma Yönelmiş Bir İtiraf
Canlı yayındaki cinayet, bireysel bir öfke patlaması değildir. Bu sahne, Arthur’un
topluma yönelttiği gecikmiş bir suçlamadır. “Benim gibi birini yerde görseniz,
üstünden geçip giderdiniz.” Film burada izleyiciyi etik olarak zorlar çünkü
izleyiciyi empatiye zorlar. Şiddeti onaylamaz ama şiddetin doğduğu zemini
estetize eder. Bu, rahatsız edici ama bilinçli bir tercihtir ve ciddi bir
ahlaki tartışma yaratır.
DELİLİĞİN ESTETİĞİ VE TEHLİKESİ
Joker’ın en problemli yanı, deliliğin romantize edilme riskidir.
Ruhsal hastalık ile şiddet arasındaki bağ, sinema tarihinde sıklıkla yanlış
kurulmuştur. Ancak film dikkatle okunduğunda şunu söyler: Arthur hasta olduğu
için değil; yalnız bırakıldığı, yoksullaştırıldığı, insan yerine konmadığı için
çöker. Bu bir psikiyatrik değil; politik bir çöküştür.
BATMAN EVRENİNDE BELİRSİZLİK VE "GÜVENİLMEZ
ANLATICI"
Film, geleneksel çizgi roman uyarlamalarından farklı olarak, Arthur
Fleck'in hikayesinin ne kadarının gerçek ne kadarının sanrı olduğu konusunda
bilinçli bir belirsizlik bırakır. Arthur, bir güvenilmez anlatıcıdır. Film
boyunca gördüğümüz bazı olaylar (örneğin, komşusu Sophie Dumond ile olan
ilişkisi veya hatta annesinin Wayne ailesiyle olan geçmişi), sonradan Arthur'un
kendi zihninde yarattığı hezeyanlar olarak ortaya çıkar. Bu durum, yalnızca
Arthur'un psikolojik bozukluğunu pekiştirmekle kalmaz, aynı zamanda Joker
karakterinin özüne uygun olarak kaosu ve gerçeğin göreceliğini vurgular. Bu
hikayenin, ileride göreceğimiz Batman'in düşmanı olan o büyük Joker'in kesin
kökeni mi olduğu, yoksa Gotham'ın kaosa sürüklenmesini sağlayan sayısız
"Joker" figüründen yalnızca biri mi olduğu sorusu, filmin en güçlü metaforik
katmanlarından birini oluşturur.
SONUÇ: JOKER BİR İNSAN MI, BİR SEMPTOM MU?
Bir Ayna Olarak Joker:
Joker, karanlık bir kahramanlık hikayesinden ziyade, toplumun
birey üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan bir trajedi ve keskin bir sosyal
eleştiridir. Film, "kötülüğün" doğuştan gelmediğini, çoğunlukla psikolojik
travma, ihmal ve sistematik dışlanma sonucu şekillendiğini iddia eder. Arthur
Fleck, hem zihinsel hastalığı hem de toplumun sırt çevirmesi nedeniyle kurban
pozisyonundan çıkarak, kendi acısını ve öfkesini tüm şehre yayan bir suçluya
dönüşür. Film bittikten sonra seyirciye kalan en önemli soru şudur: Arthur'u
Joker yapan nedir? Bireysel psikopatolojisi mi, yoksa onu görmezden gelen,
ilaçlarını kesen ve her fırsatta aşağılayan hasta toplum mu? Joker,
modern toplumun her bir ferdinin kendi içindeki "gölge" ile
yüzleşmeye zorlar. Eğer bir toplum, en savunmasız, en kırılgan üyelerine sırt
çevirirse, o üyelerin sonunda dönüp o topluma zarar verecek bir Joker yaratma
riskini de göze almış demektir.
SONUÇ
Arthur Fleck ne tamamen masumdur ne de yalnızca canavar. O, modern toplumun ürettiği bir semptomdur. Joker, bize şu rahatsız edici soruyu sorar: “Bir insan ne kadar görmezden gelinirse, ne kadar aşağılanırsa, ne kadar yalnız bırakılırsa hâlâ ‘sorumlu’ sayılabilir?” Film, psikiyatrinin sınırlarını, toplumun ikiyüzlülüğünü ve ahlakın kırılganlığını gözler önüne serer. Joker gülmez. Joker, bizimle yüzleşir ve dalga geçer. Ve belki de en korkutucu soru şudur: Joker bir istisna mıydı, yoksa yalnızca ilk miydi?
_poster.jpg)


