Alevilik Neden İslam Dışı
Bir dini inancın ve onun sisteminin ne olduğuna dair değerlendirme ve çıkarımlar üretmenin, dini sistemin mahiyetini ve sınırlarını belirlemede en sağlıklı yolu, o inancı oluşturan kurumsal yapıların, yazılı kaynak külliyatının (scripture) ve tarihsel olarak toplumsal sahada süreklilik arz eden ritüelistik pratiklerine fenomenolojik ve nesnel bir yaklaşımla bakmaktır. Din sosyolojisi ve dinler tarihi literatürü, bir inancın “kendini nasıl tanımladığı” kadar, “nasıl yaşandığı”nın da belirleyici olduğunu vurgular. Bu bağlamda inanç sistemleri; normatif metinler (kutsal metinler, fıkhi külliyat), kurumsal örgütlenmeler ve gündelik hayat pratikleri üzerinden anlamlandırılır. Bu yazının amacı da, söz konusu metodolojik çerçeve doğrultusunda, Aleviliğin hem Sünni İslam hem de Kur’an merkezli İslam yorumlarının dışında yer alan, kendine özgü bir inanç ve düşünce sistemi olduğu önermesini tartışmaya açmak ve temellendirmektir. Temel hipotezimiz; Aleviliğin (Kızılbaşlık), İslam’ın temel inanç esasları (erkân ve farzlar) ile karşılaştırıldığında, yapısal bir analoji kurulamayacak kadar farklı bir ontolojik ve pratik zeminde durduğudur. Alevilik (Kızılbaşlık) ile İslam’ın inanç esasları arasında analojik bir karşılaştırma kurularak, Aleviliğin neden İslam-dışı bir inanç sistemi olarak değerlendirilmesi gerektiğine dair somut göstergeler ortaya konulacaktır. İslam dini, tarihsel süreç içerisinde ayrıntılı bir normlar sistemi üretmiştir. Bu normlar arasında yapılması kesin olarak emredilen ve yerine getirilmesi zorunlu kabul edilen yükümlülükler “farz” olarak tanımlanırken, bağlayıcılık derecesi görece daha düşük olan pratikler “vacip” ve “sünnet” kategorileri altında sınıflandırılmıştır. İslam hukukunda ve kelam geleneğinde, bireyin ya da bir topluluğun Müslüman olarak kabul edilmesi bu normatif çerçevenin kabulü ve uygulanmasıyla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla “Müslümanlık”, yalnızca soyut bir inanç beyanı değil; belirli ibadet biçimlerinin, ahlaki normların ve ritüel pratiklerin kabulüyle kurumsallaşan bir kimliktir. Bu kurallar sistemi, dini soyut bir düşünce alanı olmaktan çıkararak toplumsal hayatta sürekliliği olan bir yapıya dönüştürür. Bu nedenle bir bireyin ya da topluluğun herhangi bir dine mensubiyetini tespit etmenin temel ölçütü, o dinin kurucu kurallarını kabul edip etmediği ve bu kuralları gündelik hayat pratiğine yansıtıp yansıtmadığıdır. Çünkü İslam dini, "zarurat-ı diniyye" olarak kavramsallaştırılan ve inanan kişi üzerinde mutlak bir bağlayıcılığı olan kurallar manzumesidir. Bu sistemde emirler; farz, vacip ve sünnet hiyerarşisiyle bireyin gündelik hayatını ve ibadet pratiğini standardize eder. Bir toplumsal yapının İslam dairesi içerisinde tanımlanabilmesi için bu normatif sistemin asgari düzeyde de olsa "ön kabul" olarak benimsenmesi gerekir. Zira dinin kurumsallaşması ve varlık nedenini koruması, bu kurallar setine bağlıdır. Aşağıda, İslam’ın temel sütunları ile Alevi öğretisinin bu sütunlara yönelik Batıni yorumu arasındaki dikotomiler (karşıtlıklar) literatürden referanslarla ele alınmıştır. Bu çerçeveden hareketle, bir bireyin ya da topluluğun Müslüman olarak kabul edilmesi için gerekli görülen ve “olmazsa olmaz” nitelikte addedilen İslam’ın beş şartı başta olmak üzere bazı temel momentler üzerinden, Alevilik ile İslam arasındaki ayrışma noktalarına odaklanmak gerekmektedir. Bu karşılaştırma yapılırken, Alevi düşüncesinin kurucu figürlerinin, yol önderlerinin ve bu düşünceyi şiirsel-felsefi düzlemde ifade eden isimlerin sözleri referans alınacaktır. Böylelikle tartışma, dışsal bir tanımlama yerine, Alevi geleneğinin kendi iç referansları üzerinden yürütülecektir.
1- NAMAZ
Biçimsel bir ibadet türü olarak namaz, İslam’ın en temel beş şartından
biridir ve Müslümanlar açısından vazgeçilmez bir ritüel olarak kabul edilir.
İslam’ın tarihsel olarak teşekkül etmiş tüm ana akım mezheplerinde namaz,
farklı uygulama biçimlerine rağmen biçimsel ve zamanla mukayyet (Hud 114)
zorunlu bir ibadet olarak varlığını sürdürmüştür. Buna göre Müslümanlar, günün
belirli vakitlerinde (Sünniliğe göre 5 ancak Kur’an 3 vakit der.) Allah’a
yönelerek ibadet etmekle yükümlüdür. Vakit sayısı konusunda mezhepler arasında
farklı yorumlar bulunsa da, namazın zorunluluğu hususunda bir ihtilaf
yoktur.
Alevilik’te ise namaz kılma pratiği yoktur. Alevilikte namaz, biçimsel bir
"şekil" olmaktan çıkarılarak "huzur-u kalp" ve "daimi
zikir" ekseninde bir Batıni anlama kavuşturulur. Alevi düşüncesi,
batıni karakteri gereği, ibadetin biçimsel formlarına mesafeli durur. Bu
yaklaşım, Tanrı’nın insanın ritüel performansına muhtaç olmadığı varsayımına
dayanır. Dolayısıyla namaz, Alevi felsefesinde Tanrı-insan ilişkisinin asli bir
unsuru olarak görülmez. İbadet, bedensel hareketler ve zamanla sınırlı
ritüeller yerine, insanın ahlaki tutumunda, ilişkilerinde ve varoluşsal
duruşunda anlam kazanır. Aşağıda yer verilen alıntılar, bu yaklaşımın şiirsel
ve felsefi düzeyde nasıl temellendirildiğini göstermektedir.
”İbadet namına kalkıp oturma, çağırma tepinme göğsüne vurma
Allah Allah deyi köpürüp durma, zikri hak hazm için geviş değildir” (Rıza
Tevfik)
“Kıldığın namaz senin olsun
Benim yolum erkân yoludur
Eğilmem eğilenlere
Eğilenlerin Tanrısı var” (Pir Sultan
Abdal)
”İnan ki sözlerim haktır, din iman güzel ahlaktır
İbadetin şekli yoktur, türlü şekil göstermişler” (Aşık Ali Metin)
”Hakiki ibadetin hiçbir vakit, kayıt ve şartı yoktur” (Şeyh
Bedreddin)
”Bütün evren semah döner, aşkından güneşler yanar
Aslına ermektir hüner, beş vakitle avunmayız” (Hüdayi)
”Diz çöküp yerlere dinlemem vaazı
Kıble denen taşa etmem niyazı
Peçeli sarıklı kara yobazı
Arap çöllerine süresim gelir” (Mahmut Erdal)
Bu ifadeler, Alevi düşüncesinde ibadetin merkezine “ahlak”, “insan” ve
“hakikat” kavramlarının yerleştirildiğini, biçimsel ritüellerin ise tali hatta
gereksiz görüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
2- ZEKAT
Kur’an’da zekât, sosyal adaletin sağlanması ve toplumsal dayanışmanın
kurumsallaştırılması amacıyla dini bir yükümlülük olarak tanımlanır. Kur’an tam
73 yerde insanları mallarının bir bölümünü muhtaçlara dağıtmaya davet
eder. Malın belirli bir oranının (nisap) ihtiyaç sahiplerine verilmesi,
İslam’da bireysel vicdanın ötesinde normatif bir zorunluluk olarak
düzenlenmiştir. Bu yönüyle zekât, ibadet ile toplumsal düzen arasında kurulan
doğrudan bir bağın ifadesidir.
Alevilik’te ise zekât benzeri bir ibadet bulunmamaktadır. Yardımlaşma ve
paylaşım, Alevi felsefesinde dinsel bir emirden ziyade, insan olmanın doğal ve
etik bir sonucu olarak görülür. Bu nedenle yardımlaşma, matematiksel oranlara
bağlanmış biçimsel kurallar üzerinden değil, eşitlik ve rızalık ilkeleri
üzerinden anlamlandırılır. Alevilikte paylaşım, "Rızalık Şehri"
ütopyası ve "hakkullah" kavramı çerçevesinde, dini bir vergi
zorunluluğundan ziyade bir hayat tarzı ve etik bir sorumluluktur. Yardımlaşma,
matematiksel formüllere (yüzde iki buçuk vb.) hapsedilemeyecek kadar bütüncül
bir "yol" kuralıdır.
Aşağıdaki alıntılar, bu anlayışın eleştirel boyutunu ortaya koymaktadır:
”Oruç, namaz, zekat, hac, cürmü cinayettir
Fakir bundan zattır, has-ül havas içinde” (Yunus Emre)
Israr etme sana fitremi vermem, zekatım verip de günaha girmem
Tarlamı satıp da Kabe’yi görmem, n’olur biraz da bu yolda öğüt ver” (Şems-i
Yastıman)
Bu yaklaşım, Aleviliğin toplumsal ilişkileri dini hukuk üzerinden değil, etik bir insan anlayışı üzerinden kurduğunu göstermektedir.
3- RAMAZAN ORUCU
Oruç, İslam’da Ramazan ayına özgü, zamanı,
biçimi ve kuralları açıkça belirlenmiş zorunlu bir ibadettir. Ramazan orucu,
sahur, iftar, bayram ve bayram namazı gibi ritüellerle bütünleşmiş bir ibadet
pratiği sunar. Alevilik’te ise Ramazan orucu tutulmaz; bu ibadetle ilişkili
hiçbir ritüel yer almaz. Bunun yerine Hızır ve On İki İmam oruçları vardır.
Ancak bu oruçlar, İslam’daki oruçtan hem biçimsel hem de felsefi olarak
bütünüyle farklıdır.
Bu farkın altını çizmek önemlidir zira yalnızca “oruç” kavramının varlığı
üzerinden Aleviliği İslam içi saymak, karşılaştırmalı dinler tarihi açısından
metodolojik bir hatadır. Zira benzer biçimde farklı din ve inanç sistemlerinde
de oruç pratikleri mevcuttur. Alevi oruçlarının zamanı, amacı ve anlam dünyası
İslam orucuyla örtüşmemektedir. Alevilikte Ramazan orucu ve buna bağlı gelişen
bayram/namaz kültürü yer almaz. Bunun yerine, Muharrem (On İki İmam) ve Hızır
oruçları ikame edilir. Bu oruçların yöntemi (yas-ı matem karakteri, sahurun
olmayışı, su içmeme geleneği) İslam felsefesinden tamamen farklı bir yas ve
tefekkür zeminine oturur. Fenomenolojik açıdan bakıldığında; farklı zaman, amaç
ve felsefeye sahip iki pratiğin aynı küme içerisinde değerlendirilmesi
metodolojik bir hatadır.
Konuyla ilgili 4 alıntı
“Oruç tutup namaz kılan
Sanma ki Hakk’a yakındır
Gönül yıkmak suç iken
Kılınan namaz ne fayda” (Kul Himmet)
”Gidilen ay nurdu hani, toprak taş çıktı dört yanı
Kabe namaz ramazanı, bayramdan da geçmişim ben” (Aşık Yener)
”Abdestimiz katlanmak, namazımız sabretmek
Biz bir oruç tutarız, ramazana benzemez” (Seyit Nesimi)
”Oruç namaz gusül aşk; hicaptır aşıklara
Haktan ayrı ne vardır kalma güman içinde” (Yunus Emre)
Ramazan ayında kapanan meyhanelerin, dervişlere vermiş olduğu sorunu,
ironik bir dille şu şekilde ifade etmiştir Fuzuli:
”Ramazan ayı gerek açıla cennet kapusu, ne reva kim ola meyhane kapısı
bağlu
Fethi meyhane için kılayım Fatihalar, ola kim yüzümüze açıla bir bağlu
kapu” (Fuzuli)
4- HAC ve UMRE
Hac, İslam’ın evrensel karakterini sembolize
eden, mekâna bağlı zorunlu bir ibadettir. Kutsal mekân (Kâbe/Mekke) dışsaldır
ve hac ritüeli bu mekâna yönelik fiziksel bir yöneliştir. Alevilik’te ise hac
ibadeti bulunmaz. Alevi-Bektaşi geleneği kutsallığı mekândan insana (insan-ı
kâmil) kaydırır. "En büyük Kâbe insanın gönlüdür" anlayışı, fiziksel
seyahati ve taşa hürmeti reddederek, özneyi Tanrı’nın tecelligahı olarak
konumlandırır. Bu yaklaşımda “insan”, kutsal mekânın kendisi olarak kabul
edilir. Aşağıdaki alıntılar, bu düşüncenin temel referanslarını ortaya
koymaktadır:
”Ellerin kabesi var, benim kabem insandır
Ateş nardadır sacda değildir
Keramet hırkada tacda değildir
Ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de hacda değildir” (Hacı Bektaş)
”Al yezit seccadeni, git mescidinin yoluna
Pir eşiği benim kabem, kıblegahım kime ne” (Seyit Nesimi)
”Sorun bana aklı olan, gönülmü iy kabe mi iy
Ben aydırım gönül iydir, gönüldedir hak durağı” (Yunus Emre)
5- TANRI İNANCI
İslam teolojisinde Tanrı, yaratıcı irade
olarak doğaya ve evrene aşkındır ve yaratıcı mutlak bir irade olarak
tanımlanır. İnsan, Tanrı’ya itaat etmekle yükümlüdür ve bu itaat süreci
ödül-ceza mekanizmasıyla düzenlenir.
Alevi inancında ise Tanrı (Hak) evrene içkindir. Varoluşun tamamı Tanrı’nın
tezahürü olarak görülür. Alevilik felsefesi insanı kutsallaştıran bir düşünce
zeminine dayanır. Alevi felsefesine göre tanrıdan korkmak, tanrı denen ‘şey’in
kendi varlık nedenine aykırıdır. ”tanrıdan korkulmaz, ona sevgi duyulur” diyen
bu felsefe; ”enel hak”(ben Allah'ım) biçiminde insanın tanrılığını formüle
ettiği duruma binaen, insana büyük sevgi duymayı öğütler. Alevi inancının ve
felsefesinin en önemli isimlerinden Hallacı Mansur ve Seyit Nesimi gibi isimler
”enel hak” düşüncesini dillendirdikleri için Müslümanlar tarafından derileri
yüzülerek katledilmişlerdir. “Enel Hak” öğretisi bu bağlamda merkezi bir
konuma sahiptir. Bu nedenle Tanrı’ya yönelik ironik ve eleştirel ifadeler
içeren şathiyeler meşru kabul edilir. Bu tutum, İslam’ın ortodoks yorumlarıyla
uzlaşmaz bir nitelik taşır.
Konuyla ilgili alıntılar:
”Sofu olan taşa döner, biz döneriz yâre karşı
Hakkı insanda bulmuşuz, dönmeyiz duvara karşı” (Kul Ahmet)
”El erliği ile anılır, filan oğlu filan diye
Anan yoktur baban yoktur, sen benzersin piçe tanrı” (Kaygusuz Abdal)
”Ademi balçıktan yoğurdun yaptın, yaptın da n’eylersin bundan sana ne
Hallettin insanı saldın cihana, salıp da n’eylersin bundan sana ne” (Behlül
Dana)
‘Kazanlarda katranların kaynarmış, yer altında balıkların oynarmış
On bu dünyaya kadar ejderhan varmış, şerbet mi satarsın yalancı mısın
(tanrı)” (Azmi)
”Mahkeme var diyorlar burdaki niye, sen yarattın bizi gel diye diye
İşkence varmış orda ölüye, maksat öyle idi niçin yarattın” (Dertli
Zebunu)
"Kalp gözüyle gördüm Rabbimi, Sordum ‘Kimsin sen?’ diye, ‘Sensin’
dedi." (Hallac-ı Mansur)
“Sende sığar iki cihan
Sen bu cihana sığmazsın” (Nesimi)
“Tanrı’yı gökte arayan
Kendini inkâr eder” (Kaygusuz Abdal)
6. Epistemolojik Fark: Zahir ve Batın Ayrımı
İslam hukukunda (fıkıh) hükümler, metnin dış anlamı olan "zahir"
üzerine kuruludur. "Amel" yani dışsal davranış esastır. Alevilikte
ise bilgi ve inanç hiyerarşisinde Batın (içsel, özsel anlam) esastır.
Örnek: Kur’an’daki abdest
ayeti (Maide 6) İslam fıkhında su ile yapılan fiziksel bir temizlik olarak icra
edilirken; Alevi öğretisinde abdest, "eline, beline, diline sahip
olmak" yani ahlaki bir arınma olarak yorumlanır. Bu, ritüelin fiziksel
formdan tamamen koparak etik bir disipline dönüşmesidir.
7. Hukuk ve Sosyal Denetim: Şeriat Mahkemesi vs. "Düşkünlük"
Kurumu
İslam’da suç ve ceza, devletin veya otoritenin uyguladığı
"Şeriat" hukukuna göre belirlenir (Had ve Kısas cezaları). Alevilikte
ise toplumsal düzen, hiçbir semavi dinde eşi benzeri olmayan "Düşkünlük"
ve "Görgü Cemi" mekanizmalarıyla sağlanır.
Analiz: Alevilikte bir kişi
toplumsal bir suç işlediğinde, mahkeme cami veya kadı makamı değil, topluluğun
(cem) huzurudur. Verilen en büyük ceza ise "hapis" veya
"kısas" değil, toplumsal dışlanma olan "düşkünlük" ilan
edilmesidir. Bu durum, Aleviliğin kendi hukuk sistemini kutsal metinlerden
değil, toplumsal rıza ve insan odaklı bir sözleşmeden aldığını kanıtlar.
8. Kadın-Erkek Eşitliği ve "Can" Kavramı
İslam hukukunda miras, şahitlik ve ibadet saflarında kadın ve erkek
arasında biyolojik cinsiyet temelli bir ayrım (hierarchical) bulunur. Camide
kadınlar erkeklerin arkasında saf tutar. Alevilikte ise biyolojik cinsiyet,
yerini "Can" kavramına bırakır.
Örnek: Cem ibadetinde kadın
ve erkek yan yana (haremlik-selamlık olmaksızın) saf tutar ve semah döner.
"Eksik etek" veya "erkeğin bir adım gerisi" gibi fıkhi
yaklaşımlar, Alevi felsefesindeki "Cinsiyetle değil, canla Hak yoluna
gidilir" ilkesiyle kökten reddedilir. Bu durum, sosyal yapının İslam
fıkhından bağımsız geliştiğini gösterir.
9. Kutsal Kitap Tasavvuru: "Okunacak En Büyük Kitap İnsandır"
İslam, "Kitabi" bir dindir ve otorite Kur’an metnidir. Alevilikte
ise yazılı metinlerden ziyade, o metni yorumlayan "Kamil İnsan"
otoritedir.
Alıntı: Hacı Bektaş Veli’nin "Okunacak
en büyük kitap insandır" sözü, kağıt üzerindeki metnin kutsallığını
insana devreder. Bu, metin merkezli din anlayışından (Scripturalism) insan
merkezli bir bilgeliğe (Gnostisizm) geçiştir.
10. Ölüm ve Ahiret Anlayışı: Cennet-Cehennem vs. Devriye
İslam’da ölümden sonra bir "mizan" (hesap), ödül (Cennet) ve ceza
(Cehennem) vardır. Alevilikte ise bu kavramlar genellikle sembolik veya dünyevi
(buradaki vicdan azabı) olarak yorumlanır. Birçok Alevi ozanının eserinde
işlenen "Devriye" inancı (topraktan gelip yine bir formda
varlığa dönme/Hakka yürüme), ana akım İslam’daki "kıyamet günü" ve
"fiziksel diriliş" inancından oldukça farklıdır.
Sonuç olarak, İslam’ın en temel beş şartını dahi kabul etmeyen bir inanç sistemini İslam içi olarak tanımlamak, hem İslam’ın normatif yapısını hem de Aleviliğin özgün felsefi ve inançsal karakterini yanlış yorumlamak anlamına gelir. Alevilik, tarihsel, ritüel ve teolojik düzlemde İslam’dan ayrışan; kendine özgü ontolojik, etik ve kozmolojik kabullere sahip bir inanç sistemidir. Bu nedenle Aleviliği İslam’ın bir mezhebi olarak değil, özgül bir inanç ve düşünce geleneği olarak ele almak, hem akademik dürüstlük hem de kavramsal tutarlılık açısından zorunludur.
Son olarak bu yazının sonuna
Aşık İbreti’nin “BADE-İ AŞK İLE MESTİZ” şiirini bırakmak istiyoruz.
Evvelden bade-i aşk ile
mestiz
Yerimiz meyhane, mescit
gerekmez
Saki-i kevserden kandık
elestiz
Kuran-ı natık var sâmit
gerekmez
Cennet irfan imiş remzini
bildik
Bai bismillahtan dersimiz
aldık
Cemâl-i dilberi aşikâr
gördük
Cennetteki huri, gilman
gerekmez
Gelmişiz cânânın
asitanına
Sıtkıyla sarıldık dost
dağmanına
Canla baş koymuşuz aşk
meydanına
Hayvan kesmek gibi kurban
gerekmez
Bize lâzım değil müftü
fetvası
Ehl-i aşk olanın var
âşinası
Ademi hor görüp olmayız
asi
Secdeden ar eden şeytan
gerekmez
Biliriz abdesti, savmı,
salâtı
Kelime-i şahadet, haccı,
zekatı
Taklit ile olmaz hak
farziyatı
Riya ile olan iman
gerekmez
Biliriz mevlayı
vicdanımızda
Allah aşikârdır
seyranımızda
Kuş dili okunur
irfanımızda
Arabi, Farisi lisan
gerekmez
Yürekte gizlidir bizim
derdimiz
Taklide bağlanmaz hiçbir
ferdimiz
Nefsimiz iledir daim
harbimiz
Cahil-ü nadanla kavga
gerekmez

Öncelikle emeğiniz var olsun, ilminiz gür olsun. Yazıyı okudum ancak konular oldukça yüzeysel işlenmiş Müteşerri İslam, İslam'ın hakikati gibi aktarılmış. Aleviliği anlamak İkrar ve müsahiplik cemlerine girmekle mümkündür. Girerseniz eğer Kur'an'ı, Ehlibeyt'e Meveddeti ve diğer hususları fehmedebilirsiniz. Muhabbetle
YanıtlaSilÖncelikle yapıcı eleştiriniz ve temennileriniz için çok teşekkür ederim. Eleştirinizdeki “İslam'ın sadece müteşerri yönüyle tanımlandığı” tespitiniz çok kıymetli. Yazımda amacım, Aleviliğin ritüel, ibadet ve Tanrı anlayışı bakımından kurumsallaşmış İslam yorumu ile arasındaki farkları ortaya koymaktı. Namaz ve zekat kısmında dikkat ederseniz sadece Kur'an'ı referans aldım. Aleviliğin ne kurumsallaşmış normatif İslam (Sünnilik) ne de Kur'an İslam'ı ile bağdaşmadığını savunuyorum. Elbette Alevilik içinden bakıldığında Ehlibeyt sevgisi, Kur’an’a referans ve manevi boyutlar İslam’la örtüşüyor gibi yorumlanabilir. Ama aynı şekilde Paganizm ve Zerdüştlük gibi dinlerle de örtüşüyor. Ama biz bu yüzden Alevilik için Paganizm ya da Zerdüştlük dininin bir kolu demiyoruz. Sizden bir ricada bulunacağım. Zerdüştlük hakkında bilgi veren bir yazı okuyun ve araya "Hz Ali, 12 İmam, Ehli Beyt, Kerbela..." gibi kelimeleri ekleyin. İslam'dan daha çok benzediğini göreceksiniz. Ama bu yine demek değildir ki Alevilik, Zerdüştlük dininin bir koludur. Bu yazıda, daha çok normatif İslam anlayışıyla (fıkhi ve ibadet temelli) kıyas yaparak, aradaki ayrışmaları nesnel biçimde göstermeyi amaçladım. Elbette Alevilik gibi kadim ve içkin bir inanç sistemini tam olarak anlayabilmek için, ikrar, müsahiplik ve cem ritüellerine tanıklık etmenin, deneyimsel boyutun çok önemli olduğu da şüphesizdir. Yorumunuz bu anlamda bakış açımı genişletti, teşekkür ederim. Bu alanda derinlik olduğu konusunda size katılıyorum ama bu derinlik, inanç sistemleri arasındaki temel farkları ortadan kaldırmaz. Aleviliği anlamanın en iyi yollarından biri cemlere katılmaksa da, bu yazının amacı bu deneyimi değil, doktrin farklarını nesnel olarak ortaya koymak. Yorumunuz bana farklı bir derinlik ve bakış açısı kattı; bunu içtenlikle söylüyorum. Tekrar teşekkür ederim. Alevilik serisi için bir iki yazı daha yazacağım, o yazılara da eleştirilerinizi beklerim.
Sil