SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ VE MODERNLEŞMENİN ÜÇ YÜZÜ: Tanpınar’da İroni, Oğuz Atay’da İsyan, Peyami Safa’da Terbiye
Bu yazıda Saatleri Ayarlama Enstitüsü; Tanpınar, Oğuz Atay ve Peyami Safa ekseninde incelenip yorumlanacaktır.
I. ROMANIN TEMEL PROBLEMİ VE MODERNLEŞME KRİZİ
Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961), Türkiye’nin geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet’e uzanan modernleşme serüvenini kurumsal akıl, zaman disiplini ve bürokratik rasyonalite üzerinden hicveden bir roman gibi görünse de özünde Türkiye’nin modernleşme sürecinin ontolojik, epistemolojik ve etik krizlerini teşhir eden çok katmanlı bir metindir. Romanın derinlerinde, bir medeniyetin ontolojik çöküşü ve yeni rejimin kurmaya çalıştığı "disiplin toplumunun" anatomisini vardır. Burada Tanpınar'ın temel derdi, modernleşmenin kendisi değil; modernleşmenin taklitçi, simgesel ve otoriter biçimde uygulanmasıdır.
Roman, Batı’nın “zaman” kavramının (dakiklik, ölçülebilirlik, ilerleme fikri) yerel bağlamda içselleştirilmeden, kurumsal fetişizm hâline getirilişini gösterir. Bu yönüyle eser, Cumhuriyet modernleşmesini kutsayan resmî tarih anlatısına örtük ama derin bir itiraz taşır. Tanpınar, Batı modernitesinin “zaman” kavramını merkeze alarak, modernleşmenin yalnızca teknik bir ilerleme değil; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin köklü bir yeniden örgütlenmesi olduğunu gösterir. Roman, modernleşmeyi kaçınılmaz bir tarihsel zorunluluk olarak sunmaz; aksine, nasıl ve kimin adına gerçekleştirildiğini sorgular. Bu bağlamda eser, Cumhuriyet’in ilerlemeci söyleminin arkasındaki kırılmaları, yarılmaları ve bastırılmış çelişkileri görünür kılar. Tanpınar, modernleşmeyi reddetmez fakat onun taklitçi, simgesel ve bürokratik bir fetişe dönüşmesini eleştirir.
II. ZAMAN KAVRAMI: FELSEFİ BİR ÇATIŞMA
Romanın merkezinde yer alan “zaman”, Henri Bergsoncu anlamda nicel değil nitel bir süre (durée) olmaktan çıkarılıp Newtoncu–pozitivist bir ölçüm nesnesine indirgenmiştir. Enstitü’nün yaptığı şey, zamanı anlamak değil; onu standartlaştırmak, denetlemek ve insan davranışına zorla eklemlemektir. Tanpınar burada modern felsefenin temel bir gerilimini işler. Antik ve geleneksel dünyada zaman, insanın içinde aktığı bir varoluş alanıyken; modern dünyada insan, zamanın içinde ölçülen bir nesneye dönüşür. Bu dönüşüm, Heideggerci anlamda insanın otantik varoluşunu tehdit eder. Zaman artık “varlıkla ilişki” değil, iktidarın aracıdır. Tanpınar için zaman, yalnızca fiziksel bir ölçü değil; varoluşsal bir örgütlenme biçimidir. Romanın merkezindeki “saat”, Batı modernitesinde olduğu gibi üretimi, verimliliği ve ilerlemeyi düzenleyen bir araçtır. Ancak Osmanlı-Türk toplumsal yapısında zaman, akışkan, dini ritimlere bağlı ve döngüseldir. Enstitü’nün amacı, saatleri ayarlamak değil; insanları saate ayarlamaktır. Bu nokta, romanın en sert eleştirisini doğurur: Modernleşme, bireyi özgürleştirmez; onu yeni bir disiplin rejimine tabi kılar. Bu, Michel Foucault’nun disiplin toplumları analizine şaşırtıcı derecede yakındır. Saat, burada panoptik bir araç gibi işler.
Tanpınar, hocası Bergson’un "la durée" (süre) kavramı ile mekanik saat zamanı arasındaki çatışmayı romanın merkezine koyar. Felsefi düzlemde Saatleri Ayarlama Enstitüsü, insanın içsel, organik ve özgür zamanının; devletin rasyonel, bölünebilir ve denetlenebilir zamanına kurban edilişinin hikâyesidir. Hayri İrdal’ın eski ustası Nuri Efendi’nin "Saat, insanın kendisidir" düsturu, Heideggerci anlamda bir "Sahicilik" (Authenticity) arayışıdır. Ancak Cumhuriyet modernleşmesiyle birlikte insan, Heidegger'in "Das Man" (Herkes) olarak adlandırdığı anonim kalabalığa ve sistemin dişlilerine dönüşür. Enstitü, toplumu "hizaya getirme" projesidir; burada felsefi kriz şudur: Modern insan artık kendi zamanını yaşamaz, ona dışarıdan dayatılan ve ayarlanmış bir gerçekliğin içinde "yabancılaşmış" bir nesne olarak var olur.
III. HAYRİ İRDAL: MODERNLEŞMENİN PARÇALANMIŞ ÖZNESİ
Hayri İrdal, modernleşmenin ürettiği “yeni insan” tipinin başarısız bir örneğidir. Ne geleneğe tam anlamıyla aittir ne de modernliğin rasyonel öznesi olabilmiştir. O, araf insanıdır. Cumhuriyet’in yarattığı “yeni insan” idealine uymaz ama eski dünyanın değerlerini de taşıyamaz. Çocukluğu; batıl inançlar, ustalar, saat tamircileri ile yetişkinliği; bürokrasi, anlamsız kurumlar ve raporlarla geçmiştir. Ruh hâli ise sürekli uyumsuzdur, pasiftir ve edilgendir. Hayri’nin kişiliği, zorla modernleştirilen toplumun psikopatolojisini temsil eder. Onun hayatı, sürekli uyum sağlamaya çalıştığı ama hiçbir zaman içselleştiremediği bir zaman rejimi içinde geçer. Hayri’nin kişiliği, Cumhuriyet modernleşmesinin yarattığı antropolojik boşluğu temsil eder. Devlet, bireyi dönüştürmek ister; fakat ona anlamlı bir varoluş zemini sunamaz. Bu nedenle Hayri, edilgen, sürüklenen ve başkalarının kurduğu kurumlarda figüranlaşan bir özneye dönüşür. Hayri İrdal’da; öğrenilmiş çaresizlik, kimlik dağılması ve zamanla ilişki kuramama görülür. Bu bağlamda Hayri, Cumhuriyet’in “rasyonel yurttaş” idealinin başarısızlığıdır.
IV. HALİT AYARCI VE TEKNOKRATİK AKIL
Halit Ayarcı, modernleşmenin karizmatik yüzüdür. O; Cumhuriyet elitinin girişimci, rasyonel ve sonuç odaklı zihniyetini temsil eder. Ancak Tanpınar, Ayarcı’yı bir kahraman olarak değil; amaç–araç ilişkisini kaybetmiş bir teknokrat olarak çizer. Ayarcı için kurumlar, toplumsal ihtiyaçlardan değil; ilerleme ideolojisinden doğar. Bu durum, erken Cumhuriyet’in “devrimler yapılmalıdır çünkü yapılabilir” anlayışının bir alegorisidir. Kurumlar, meşruiyetini halktan değil; bilim, akıl ve medeniyet söyleminden alır. Halit Ayarcı, romanın en kritik figürüdür. O: girişimci, ikna kabiliyeti yüksek, Batı hayranı ve kurum kurma delisidir. Ayarcı, Cumhuriyet elitinin teknokratik zihniyetini temsil eder. Ancak Tanpınar onu idealize etmez; tersine tehlikeli bir akıl olarak çizer. Ayarcı için; kurum, amaçtır. İçerik önemsizdir. Meşruiyet ise, başarıyla ölçülür. Bu, erken Cumhuriyet’in pozitivist, tepeden inmeci modernleşme anlayışına doğrudan bir göndermedir.
V. ENSTİTÜ: KURUMSAL MODERNLEŞMENİN ABSÜRDÜ
Saatleri Ayarlama Enstitüsü; gerçek bir ihtiyaca dayanmaz ve işlevsizdir ama devlet desteğiyle büyür. Meşruiyetini “bilim”, “ilerleme” ve “medeniyet” söyleminden alır. Bu yönüyle Enstitü; Harf Devrimi, Kıyafet Kanunu ve Takvim–saat değişikliği gibi reformların karikatürleştirilmiş bir alegorisidir. Tanpınar, bu reformları açıkça hedef almaz; ancak onların toplumsal karşılığı olmadan, tepeden inmeci biçimde uygulanmasını eleştirir.
VI. TARİHSEL BAĞLAM VE GERÇEK OLAYLARLA KARŞILAŞTIRMA
Romanın arka planında, 1925–1926 yıllarında gerçekleştirilen takvim ve saat reformları açıkça hissedilir. Alaturka saatten alafranga saate geçiş, romanda yalnızca teknik bir değişiklik değil; zihinsel bir kopuş olarak sunulur. Toplum, bu değişime hazır değildir fakat Devlet, bu hazırlığı beklemez. Tanpınar’ın eleştirisi burada netleşir. Tanpınar’a göre sorun reformun kendisi değil; toplumun buna hazırlanmayışı ve ikna edilmemesidir. Reformların tepeden inmeci, tartışmasız ve alternatiflere kapalı biçimde uygulanması da bir diğer sorundur. Roman, bu süreci bir medeniyet şoku olarak resmeder. Bu reformlar, romanda Enstitü’nün varlık sebebi olarak hicvedilir. Bir diğer nokta ise Cumhuriyet’le birlikte; memur sayısı arttı ve kurumlar çoğaldı. Ayrıca rapor, istatistik ve planlama da kutsanmaya başlandı. Roman, bu süreci anlam üretmeyen bir form bolluğu olarak gösterir. Atatürk dönemi reformlarına bu analiz penceresinden baktığımızda, Tanpınar’ın "Ayarcı" figürü üzerinden aslında bir dönemin "mühendislik" vizyonunu eleştirdiği görülür. Muhalif perspektif şurada yatar: Cumhuriyet, eskiyi tasfiye ederken yerine yaşayan, organik bir yapı değil; tepeden inme, kâğıt üzerinde mükemmel ama hayatta karşılığı olmayan bir "bürokratik hayal" kurmuştur. Gerçek tarihteki 1925 Takvim ve Saat Kanunu, sadece bir rakam değişikliği değildir; binlerce yıllık ritmin, namaz vakitlerinin ve mevsimsel algının yerine "fabrika zamanının" geçirilmesidir. Atatürk’ün "Güneş Dil Teorisi" gibi tarihsel zorlamalar, romandaki uydurma biyografilerin tarihsel ikizidir. Tanpınar, rejimin bu hamlelerini "milli bir zorunluluk" olarak değil, insanın kendi içsel hakikatine yapılmış bir suikast olarak resmeder. Bu yönüyle kitap, Kemalist modernleşmenin toplumsal psikolojide açtığı yarığı (yarılmayı) anlatan en radikal "muhalif" metinlerden biridir. Devrimlerin “ruhsuz” olduğu kitaptan çıkan bir yorum olarak okunabilir.
VII. KEMALİST VE RESMİ MODERNLEŞMEYE ELEŞTİREL BAKIŞ
Tanpınar, Atatürk’ü doğrudan hedef almaz; ancak onun temsil ettiği pozitivist, ilerlemeci, devrimci ve toplum mühendisliğine dayalı modernleşme paradigmasını romanın arka planında sorgular. Roman, devrimleri tarihsel bir zorunluluk olarak değil, toplumsal bedeller üreten kırılmalar olarak ima eder. Bu bakış açısı, Atatürk’ün kişisel karizmasından ziyade, onun ardından dogmatikleşen Kemalist ideolojiyi eleştirir. Modernleşme, bir araç olmaktan çıkar; kutsal bir amaç hâline gelir.
Atatürk dönemi politikalarına muhalif bir pencereden bakıldığında, roman şu temel eleştirileri getirir:
Hafıza Kırımı: Harf İnkılabı ve takvim değişikliği ile toplumun bin yıllık kütüphanesi ve zaman algısı bir gecede "eski" ilan edilmiştir. Hayri İrdal’ın şaşkınlığı, bu hafıza kaybının toplumsal karşılığıdır.
Bürokratik Tahakküm: Modernleşme, halkın refahından ziyade devletin kontrol mekanizmalarını (saatleri eşitlemek gibi) güçlendirmek için bir araç olarak kullanılmıştır.
Sahte Aydın Tipi: Halit Ayarcı, Batı’nın sadece tekniğini ve pragmatizmini almış, ancak ahlaki ve felsefi derinliğini ıskalamış Cumhuriyet aydınının karikatürüdür. Ayarcı’ya göre "gerçek" önemli değildir; önemli olan "ayarlanmış" görünmektir.
VIII. FELSEFİ ANALİZ: AKIL, ARAÇSALLIK VE YABANCILAŞMA
IX. PSİKANALİTİK OKUMA
Freudcu Perspektif: Hayri İrdal’ın pasifliği, bastırılmış arzular ve otorite figürleriyle kurulan sorunlu ilişki üzerinden okunabilir. Baba figürleri (ustalar, devlet, Halit Ayarcı), Hayri’nin süperegosunu temsil eder. Hayri, sürekli olarak bu figürlere boyun eğer; çünkü özneleşme cesaretini gösteremez.
Tanpınar’ın bu eseri, Atatürk’ün kurduğu modern Türkiye’nin "başarı" hikâyesinin altındaki kimlik krizini deşer. Yazara göre biz, "saati geri kalmış" bir Doğu medeniyeti ile "saati ileri kurulmuş" bir Batı medeniyeti arasında kalmış, her iki zamana da ait olamayan bir millet haline gelmişizdir.
Enstitü’nün sonunda tasfiye edilmesi, aslında bu suni ve köksüz modernleşme denemesinin iflasına işaret eder. Tanpınar, "değişerek devam etmek, devam ederek değişmek" formülünü sunar; oysa romandaki dünya, köklerini koparıp sadece saati ayarlamaya odaklananların dünyasıdır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, modernleşmenin zorunlu olup olmadığı sorusunu değil; nasıl, kim adına ve hangi bedellerle yapıldığı sorusunu sorar. Tanpınar, ne gerici ne de ilerlemeci bir romantiktir. O, modernleşmenin insanı öğüten yönünü görünür kılar. Romanın nihai sorusu şudur: Saatleri ayarlamak mı gerekir, yoksa zamanı insanileştirmek mi? Bu soru, Cumhuriyet modernleşmesinin hâlâ kapanmamış felsefi ve politik hesabıdır.
ORTAK ZEMİN: TÜRK MODERNLEŞMESİ BİR KRİZ OLARAK
Tanpınar, Atay ve Safa, farklı estetik ve ideolojik konumlarda dursalar da aynı tarihsel sorunsalın etrafında dolaşırlar: Batı karşısında gecikmişlik, geleneğin çözülmesi ve öznenin parçalanması. Üç yazar için de modernleşme, yalnızca teknik bir ilerleme değil; bireyin dünyayla kurduğu ilişkinin altüst olmasıdır. Ancak bu altüst oluşu okuma biçimleri radikal biçimde ayrılır. Tanpınar bu krizi ironi ve estetik mesafe ile; Atay parodi, alay ve varoluşsal isyan ile; Safa ise ahlaki, ideolojik ve normatif bir çerçeve ile ele alır.
TANPINAR: TRAJİK İRONİ VE ZAMANIN YARILMASI
Tanpınar’ın modernleşme eleştirisi, açık bir ideolojik reddiye değildir. O, “içeriden konuşan” bir tanıktır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde modernleşme, kaçınılmaz ama sorunlu bir süreçtir. Eleştiri, bağırarak değil; ince bir ironiyle yapılır. Tanpınar’da özne, zamanı kaybetmiştir. Geçmişle gelecek arasında sıkışmış birey, süreklilik duygusunu yitirir. Bu nedenle Tanpınar’ın karakterleri (Hayri İrdal gibi), ne tam anlamıyla isyankâr ne de uyumlu figürlerdir. Onlar, modernleşmenin sessiz mağdurlarıdır. Tanpınar’ın temel sorusu şudur: “Modernleşme olurken insanın ruhu nereye gider?”
OĞUZ ATAY: MODERNLEŞMEYE KARŞI VAROLUŞSAL İSYAN
Oğuz Atay, Tanpınar’ın ironisini yeterince sert bulmaz. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’da modernleşme, artık yalnızca trajikomik değil; yıkıcı ve anlamsızdır. Atay’ın dünyasında özne, uyum sağlamayı reddeder. Atay’ın karakterleri (Selim Işık, Hikmet Benol), modern aklın ürettiği ölçütleri içselleştirmeyi başaramaz. Onlar, Tanpınar’ın Hayri İrdal’ının aksine itaat etmez, ama bunun bedelini ağır bir yalnızlıkla öderler. Atay, modernleşmeye karşı etik bir isyan geliştirir. Atay için sorun kurumların absürtlüğü değil; insanın kendisini inkâr etmeye zorlanmasıdır. Bu nedenle onun dili parçalı, dağınık ve bilinç akışına yakındır. Dilin kendisi, modern akla karşı bir direniş alanına dönüşür.
PEYAMİ SAFA: MODERNLEŞMEYİ DÜZENLEME ÇABASI
Peyami Safa, Tanpınar ve Atay’dan farklı olarak modernleşmeyi kökten sorgulamaz; onu ahlaki ve kültürel olarak düzenlemek ister. Fatih-Harbiye ve Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda temel gerilim, Doğu–Batı çatışmasıdır. Safa için problem, Batı’nın kendisi değil; taklitçi Batılılaşmadır. Ancak Safa’nın çözümü, Tanpınar’daki estetik sorgulama ya da Atay’daki varoluşsal isyan değildir. O, normatif bir sentez önerir: Doğu’nun ahlakı + Batı’nın tekniği. Bu yönüyle Safa, modernleşme tartışmasını ideolojik ve pedagojik bir zemine çeker. Okurdan, doğru olanı seçmesini bekler. Bu, onu Tanpınar’ın muğlaklığı ve Atay’ın kaosu karşısında daha otoriter bir konuma yerleştirir.
ÖZNE VE PSİKOLOJİ: UYUM, ÇÖKÜŞ, TERAPİ
Üç yazarın özne tasarımları keskin biçimde ayrılır:
Tanpınar: Uyum sağlamaya çalışan ama içten içe çöken özne
Atay: Uyum sağlamayı reddeden ve parçalanan özne
Safa: Uyumun mümkün olduğuna inanan, “tedavi edilebilir” özne
Bu fark, psikanalitik açıdan da anlamlıdır. Tanpınar’da bastırma sessizdir; Atay’da bastırılan geri döner ve metni parçalar; Safa’da ise bastırılan, ahlaki söylemle kontrol altına alınır.
ZAMAN VE TARİH ANLAYIŞI
Tanpınar için zaman yarılmıştır; geçmiş ve gelecek arasında bir süreklilik kurulamaz. Atay için zaman anlamsızlaşmıştır; ilerleme fikri çökmüştür. Safa için ise zaman düzenlenebilir; doğru seçimlerle tarihsel kriz aşılabilir.
Tanpınar, iktidarı kurumlar ve semboller üzerinden eleştirir. Atay, iktidarı bireyin içine sızmış bir içsel baskı olarak görür. Safa ise iktidarı çoğu zaman meşrulaştırır; çünkü onun için düzen, kaostan iyidir. Bu noktada Atay, Foucault’ya en yakın yazardır. Tanpınar Weberci bir bürokrasi eleştirisi yaparken; Safa, iktidarın ahlaki gerekçelerini savunur.
SONUÇ: ÜÇ AYRI MODERNLEŞME HAFIZASI
Tanpınar, Oğuz Atay ve Peyami Safa, Türk modernleşmesinin üç ayrı hafızasını temsil eder:
Tanpınar: Trajik bilinç
Atay: İsyankâr bilinç
Safa: Düzenleyici bilinç
Bu üçü birlikte okunduğunda, Türk modernleşmesinin tekil bir hikâye değil; çatışmalı, yaralı ve hâlâ kapanmamış bir süreç olduğu görülür.



