SAVAŞIN GÖLGESİNDE ÇOCUKLUK: KAPLUMBAĞALAR DA UÇAR
GİRİŞ
İranlı
yönetmen Bahman Ghobadi'nin 2004 yapımı sarsıcı filmi "Kaplumbağalar da
Uçar" (Turtles Can Fly), savaşın en masum ve en savunmasız kurbanları olan
çocukların yürek burkan hayatta kalma mücadelesine odaklanan, belgesel
gerçekliğinde bir başyapıttır. Kaplumbağalar da Uçar filmi, savaşın
cephe hattında değil; onun artçı sarsıntılarında, enkazın arasında, çocuk
bedenlerinde ve zihinlerinde nasıl yaşandığını anlatır. Bu film, bir “savaş
filmi” olmaktan çok, savaşın çocuklukla çarpışmasının belgesidir. Ghobadi,
kamerayı ne generallere ne strateji masalarına çevirir; kameranın odağında
mayın toplayan çocuklar, kayıp uzuvlar, yarım kalmış masallar ve geleceğe
dönüşemeyen bir “umut” vardır.
Bu yazı, Kaplumbağalar da Uçar’ı
tarihsel, politik, sosyolojik ve psikolojik bağlamlarıyla; sinemasal dili,
karakterleri ve travma anlatısı üzerinden çok katmanlı bir biçimde ele almayı
amaçlıyor.
TARİHSEL VE POLİTİK BAĞLAM: SINIRDA BEKLEYEN TARİH
Filmin
geçtiği coğrafya ve zaman dilimi, eserin ağırlığını ve önemini kat kat artırır.
Film, 2003 Irak işgali arifesinde, Irak–Türkiye sınırına yakın bir Kürt mülteci
kampında geçer. Bu, filmin kritik tarihsel bağlamını oluşturur. Saddam Hüseyin
rejiminin son günleri yaşanırken, Amerikan işgalinin ayak sesleri
duyulmaktadır. Bu “bekleme hâli”, filmin ruhunu belirleyen temel
zamansallıktır: Savaş henüz başlamamıştır ama çoktan olmuştur. Çünkü bu
coğrafyada savaş, belirli bir tarihte başlayıp biten bir olay değil; kuşaklar
boyunca aktarılan bir kader gibidir. Ghobadi’nin kamerası, tarihsel kırılmaları
kronolojik olarak anlatmaz; tarihin çocuklar üzerindeki tortusunu gösterir.
Saddam’ın heykelleri yıkılmadan önce bile, bedenler çoktan yıkılmıştır.
Mayınlar, geçmiş savaşların bugüne bıraktığı “patlamaya hazır hatıralar”dır.
Çocukların geçim kaynağı hâline gelen mayınlar, tarihsel şiddetin ekonomik bir
düzene dönüşmüş hâlidir. Bu bağlamda film, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın
başında Orta Doğu’da yaşanan çatışmaların sivil halk üzerindeki etkilerini
mikro ölçekte ama derinlemesine gösterir. Uluslararası siyasetin büyük
kavramları, özgürlük, demokrasi, rejim değişikliği, burada çocukların
sakatlanan bedenleriyle, yetim kalan hayatlarıyla karşılık bulur.
SİYASİ VE İNSANİ DURUM
Saddam Sonrası İlk Film: Film, Saddam
Hüseyin rejiminin devrilmesinin ardından Irak'ta çekilen ilk film olma
özelliğini taşır. Ghobadi, kamerayı Batı medyasının gösterdiği cephelerden
uzaklaştırarak, Saddam zulmünden kaçan ve ABD işgali öncesi belirsizlik içinde
sıkışıp kalmış Kürt halkına, özellikle de çocuklara çevirir.
Kürtlerin Sınırda Yaşamı: Irak'taki
Kürtler, özellikle Halepçe Katliamı gibi acı olayların ardından, Saddam
rejiminin zulmünden kaçarak sınır bölgelerine sığınmışlardı. Film, bu mülteci
kamplarındaki insanların, ne gidecekleri bir yer ne de geri dönecekleri güvenli
bir evleri olmadan, tam bir limbo (arada kalmışlık) durumunu yansıtır.
Beklenen İşgal: Köydeki herkes,
ABD'nin Irak'ı işgalinin başlamasına dair haberleri büyük bir merak ve kaygıyla
beklemektedir. Savaşın sona ermesini umut edenler de vardır, yeni bir
felaketten korkanlar da. Köyün lideri konumundaki çocuk "Uydu,"
televizyon anteni kurarak köy halkına dünyadan haber getiren tek kişi haline
gelir; bu, bilginin bile ne kadar değerli ve belirsiz bir meta olduğunun
çarpıcı bir simgesidir.
ÇOCUKLUK VE SAVAŞ: KAYBOLAN ZAMAN
Kaplumbağalar
da Uçar, çocukluğu masumiyetle değil;
sorumlulukla, hayatta kalma refleksiyle ve erken yaşlanmayla tanımlar. Filmdeki
çocuklar oyun oynamaz; ticaret yapar, lider seçer, haber toplar, ölümle
pazarlık eder.Bu noktada film, çocukluğu biyolojik bir dönemden ziyade
sosyopolitik bir durum olarak ele alır. Savaş coğrafyasında çocuk olmak,
yetişkinliğin yükünü taşımaktır. Satellite’in (Uydu) liderliği, yaşından büyük
bir “otorite performansı”dır. O, hem çocukların patronu hem de onlara umut
satan bir figürdür. Anten kurar, haber toplar; geleceği, dış dünyanın
sinyalleriyle okumaya çalışır. Ancak bu çocukluk, sürekli bir eksiklik hâlidir.
Anne-baba yoktur, okul yoktur, oyun yoktur. Yerine protez uzuvlar, mayın
dedektörleri ve kehanetler vardır.
KARAKTERLER ÜZERİNDEN PSİKOLOJİK OKUMA
Ghobadi,
profesyonel oyuncular yerine, hikayenin geçtiği coğrafyadan, gerçek mülteci
çocukları kullanarak filme benzersiz bir otantiklik ve duygusal derinlik
katmıştır. Hikaye, üç ana karakterin etrafında döner:
1- Satellite Uydu (Soran Ebrahim) - Hayatta Kalma ve Umudun Girişimcisi
Satellite, travma sonrası ortamlarda
sıkça görülen “hiper-fonksiyonel çocuk” tipolojisinin sinemasal bir örneğidir.
Liderdir, pratiktir, çözüm odaklıdır. Ancak bu işlevsellik, içsel bir
sağlamlıktan değil; çöküşü erteleme çabasından beslenir. Psikolojik olarak
Satellite, bastırma (repression) ve telafi (compensation) savunma
mekanizmalarıyla ayakta durur. Umudu bir “proje” gibi yönetir. Sürekli geleceğe
konuşur ama bugünü hissetmez. Onun optimizmi, naif bir umut değil; çaresizliğin
organize edilmiş hâlidir.
Çocuk lider ve yetişkin rolünü de
analiz etmek gerekirse:
Çocuk Lider: 13 yaşındaki Uydu
(Satellite) lakaplı Soran, köydeki çocukların lideridir. Zeki, pratik ve
girişimcidir. Köylülere televizyon anteni kurar, çocukları mayın temizleme
işinde organize eder.
Yetişkin Rolü: Uydu, küçük yaşına
rağmen bir köyün lojistik ve bilgi akışını yöneten, savaşın zorladığı bir
"yetişkin" figürüdür. Onun umudu ve enerjisi, savaş ortamında dahi
bir düzen kurma çabasının simgesidir. Ancak bu girişimcilik, aynı zamanda
çocukluğun çalınmasının da bir göstergesidir; hayatı mayın toplayarak kazanmak
zorundadırlar.
2- Agrin (Avaz Latif) - Travma ve İnkar
Agrin, filmin en trajik karakteridir. Filmin ve savaşın en ağır yükünü taşıyan karakterdir. Rejim askerleri tarafından tecavüze uğramış, bu tecavüz sonucu doğan görme engelli bir bebeği kucağında taşımaktadır. Bebeği, kardeşi olarak tanıtır ve yaşadığı ağır travma (tecavüz ve ailesinin öldürülmesi) nedeniyle derin bir depresyon ve inkar halindedir. Tecavüz sonucu doğan çocuğunu reddeden, konuşmayan, hayata sırtını dönmüş bir figürdür. Agrin’in sessizliği, travmanın dil öncesi alanına işaret eder. O artık anlatamaz; çünkü yaşadıkları anlatının sınırlarını aşmıştır. Freudyen açıdan bakıldığında Agrin, travmanın “tekrar zorlantısı” içinde sıkışmıştır. Yaşamaya devam etse bile, ruhsal olarak donmuştur. Onun ölümü, dramatik bir intihar sahnesi olmaktan çok; çoktan verilmiş bir kararın fiziksel tamamlanışıdır. Agrin'in tek arzusu, yaşadığı acı gerçeklikten ve sırtındaki yükten (bebeği ve travması) kurtulmaktır. Filmin adı olan "Kaplumbağalar da Uçar," aslında Agrin'in bu kurtuluş arzusunun ve imkansız bir özgürlüğe duyduğu umudun metaforudur. O, ne bir kaplumbağa gibi yeryüzünde sürünebilir ne de bir kuş gibi kanatlanabilir. Agrin’in bedenini uçurumdan bırakışı ve uçma arzusu, savaş sinemasında nadir görülen bir temsildir: Bu bir kaçış değil, geri dönüşsüz bir vazgeçiştir.
3- Hengov: Kehanet ve Suçluluk, Sessiz Acı ve Öngörü
Agrin'in abisi
olan Hengov'un kolları mayın patlamasında kopmuştur. Mayınları ağzıyla etkisiz
hale getiren sessiz ve yetenekli bir çocuktur. Kolsuzluğu, savaşın bıraktığı
kalıcı fiziksel hasarın ve Kürt coğrafyasındaki mayın sorununun somut bir
temsilidir. Hengov'un rüyalarında veya sezgilerinde gelecekteki kötü olayları
görme yeteneği vardır. Fakat geleceği görebilen ama bugünü göremeyen bir
figürdür. Kehanet yeteneği, travma sonrası suçluluk duygusunun mistik bir
biçimde dışavurumudur. O, olacakları bilir ama değiştiremez. Bu, savaş
mağdurlarında sıkça görülen “öğrenilmiş çaresizlik” hâlinin alegorisidir. Bu
durum, onun sessizliğine mistik bir boyut katar ve acının, ona doğaüstü bir
farkındalık kazandırdığı izlenimini verir. Hengov’un kehanetleri, kaderci
değildir; aksine fazlasıyla gerçekçidir. O, geleceğin zaten çoktan yaşandığını
bilir. Bu nedenle filmde zaman doğrusal değil; döngüseldir.
MAYINLAR: SOMUT TRAVMA, SÜREKLİ TEHDİT
Filmdeki
en baskın ve en acımasız metafor, mayınlardır. Onlar, savaşın sessiz dramı
gibidir. Filmde mayınlar yalnızca fiziksel bir tehlike değil; psikolojik bir
sürekliliktir. Toprak güvenli değildir. Yürümek bile risklidir. Bu durum,
travma literatüründe “sürekli tetikte olma” (hypervigilance) hâliyle örtüşür. Çocuklar, yaşamlarını idame ettirmek için bu mayınları
toplayıp satmak zorundadırlar. Çocukların mayınları söküp satması, travmanın
ekonomiye dönüşmesidir. Hayatta kalmak için ölümle çalışmak zorundadırlar. Bu,
etik bir çöküşten ziyade, etik bir imkânsızlıktır. Bu, savaşın resmi
olarak bitse bile (ya da başlamasa bile), geride bıraktığı ölümcül izlerin, en
yoksul ve masum kesimlerin hayatını nasıl sömürdüğünü gösterir. Çocukların
mayın temizlemesi, onların oyun ve eğitim yerine ölümle burun buruna yaşamak zorunda
bırakılmalarının en keskin ifadesidir. Hengov gibi kolunu, bacağını veya
hayatını kaybeden çocuklar, çocukluklarının fiziksel ve ruhsal olarak nasıl
çalındığını gözler önüne serer.
METAFORLAR VE
SİNEMASAL DİL: GERÇEKÇİLİĞİN ŞİİRİ
Ghobadi’nin sineması, belgesel gerçekçiliğiyle şiirsel alegori arasında salınır. Yani dil, şiirsel bir gerçekçilikle karakterizedir. Doğal ışık, amatör oyuncular, durağan kamera kullanımı; izleyiciyi estetize edilmiş bir acıdan uzak tutar. Burada güzellik, acının içinden doğmaz; acıyla yan yana durur. Filmin adı dahil olmak üzere birçok öğe, derin metaforik anlamlar taşır. Kaplumbağa metaforu bu noktada önemlidir. Kaplumbağalar yavaş, savunmasız ve yük taşıyan canlılardır. Uçamazlar. Ama filmde “uçmaları”, imkânsız olanın arzusunu simgeler. Çocuklar da böyledir, uçmaları gerekir ama yerçekimi fazladır.
"Kaplumbağalar da Uçar": Filmin adı, bir Kürt hikayesinden esinlenilmiştir.
Kaplumbağa, ağır kabuğuyla yeryüzüne bağlıdır; uçmak, bir nevi kabuğundan, yani
ağır yükünden ve acı geçmişinden kurtulmaktır. Ancak Agrin'in trajik sonu, bazı
yüklerin ne kadar isterseniz isteyin atılamayacağını, bazı yaraların
iyileşmeyeceğini gösterir. Uçma arzusu, umut yerine, trajik bir sona dönüşür.
Uydu Anteni ve Bilgi: Uydu'nun kurduğu anten, köylülerin dünyaya açılan tek
penceresidir. Bu, bölgenin izole edilmişliğini ve kaderlerinin, uzaktaki Batılı
güçlerin kararlarına bağlı olduğunu simgeler. ABD'nin vaatleri ve yalanları
(kırmızı balıklar, "iyi günler gelecek" bildirileri), sahte umutların
ve emperyalist propagandanın sembolleridir.
Gözü Kör Bebek: Agrin'in kör bebeği, savaşın geleceğe miras bıraktığı
körlüğü, umutsuzluğu ve kalıcı hasarı temsil eder. Bebek, Agrin'in yaşadığı
travmanın somut bir kanıtı, bir "yükü" olsa da, filmin sonunda onun
kaybedilmesi, Agrin için dahi katlanılması zor bir suçluluk duygusuna yol açar.
FİNAL: UMUDUN
ÇÖKÜŞÜ
Filmin finali, klasik bir
katharsis sunmaz. Amerikan helikopterleri gelir, Saddam düşer ama hiçbir şey
düzelmez. Çünkü bu çocuklar için savaş bitmez; sadece biçim değiştirir. Satellite’in
umudu çöker. Agrin yoktur. Çocuk hayatta kalır ama bir anne olmadan. Bu final,
seyirciyi rahatlatmaz; bilakis suç ortaklığı hissi yaratır. Çünkü izleyici, bu
yıkımın tanığıdır ama müdahale edemez.
SONUÇ: TARİHİN EN
SESSİZ TANIKLARI
"Kaplumbağalar da Uçar," sadece bir savaş filmi
değil, aynı zamanda savaşın çocuklar üzerindeki tahrip edici etkisini
konu edinen, evrensel bir insanlık dramıdır. Bahman Ghobadi, kamerasıyla
doğrudan yaraya odaklanarak, izleyicinin konfor alanını bozar ve savaşın
politikacılar, generaller ya da diktatörler arasında geçen bir olay olmaktan
öte, küçücük hayatları paramparça eden bir felaket olduğunu yüzümüze vurur.
Film, en prestijli festivallerden (San Sebastian'da En İyi Film, Berlin'de
Barış Ödülü) ödüllerle dönerek, bu acının uluslararası alanda görünürlüğünü
sağlamış, vicdanlara seslenen güçlü bir sinema eseridir. Savaş, kaplumbağaları
bile uçmak zorunda bırakan, onlara umut yerine trajik bir son veren, çocukluk
denen kutsal dönemi gasp eden bir canavardır. Filmin sonundaki acımasız
gerçeklik, bize, bazı yaraların asla iyileşmeyeceğini ve bazı çocukların
kaderlerinin, biz kuşların asla tam olarak anlayamayacağı kadar ağır olduğunu
hatırlatır. Kaplumbağalar da Uçar, savaşın çocuklardan ne aldığını
değil; onlara ne bıraktığını gösterir: Protezler, sessizlikler, erken yaşlanmış
bakışlar ve uçamayan hayaller. Bu film, savaş karşıtı bir manifesto değildir;
ondan daha rahatsız edici bir şeydir: Savaşın normalleştiği bir dünyanın
aynasıdır. Ghobadi, izleyiciye bağırmaz; fısıldar. Ama o fısıltı, uzun süre
kulaktan gitmez. Çünkü bazı coğrafyalarda çocukluk, bir hak değil; kısa süren
bir yanlışlıktır. Ve bazı çocuklar için kaplumbağalar gerçekten de uçamaz.


