ÖLÜM FELSEFESİ, MELANKOLİ VE PSİKİYATRİK DİLİN ONTOLOJIK KÖR NOKTALARI
ÖLÜMÜN ONTOLOJİSİ: VARLIK, İSTENCİN YORGUNLUĞU VE
SESSİZLİĞİN ETİĞİ
“Işığın intihar ettiği
yerde varlığın sessiz vedası ve melankoli başlar.”
Dünya,
üzerine fırlatıldığımız yabancı bir oda; tavanı her geçen gün biraz daha
alçalan, duvarları anılarımızın küfüyle kaplı bir hapishane gibidir. Doğduğumuz
andan itibaren aslında yaptığımız tek bir şey var: Ölmeyi öğrenmek. Her nefes,
ciğerlerimize dolan bir miktar yaşam değil, bizi sona yaklaştıran bir geri
sayımdır. Melankoli ise bir üzüntüden fazlasıdır; o, ruhun kendi kendini yiyip
bitirdiği bir ziyafettir. Ölümün yaşarken giyilen halidir. Melankoli bir
hastalık değildir; bir sezgidir. Melankolik insan, dünyanın ruh için yetersiz
olduğunu fark etmiş kişidir. Bu yüzden melankoli tedavi edilmez; bastırılır.
Çünkü modern dünya, bu bilgiyi taşıyamaz. Sürekli umut, sürekli ilerleme,
sürekli iyileşme… Oysa melankoli şunu söyler: Bazı şeyler düzelmez. Bazı
yaralar anlam üretmez. Bazı hayatlar sadece yaşanır. Ölüm bu bilgiyi susturmaz;
doğrular. Pencerenin önünde oturup gri gökyüzüne bakarken, aslında hiçbir şeyin
yetişmeyeceğini, hiçbir kelimenin boşluğu doldurmayacağını anlarsınız. Zaman,
bir celladın bileği gibi sabırlı ve soğuktur. Melankoli depresyon değildir.
Depresyon bir hastalıktır; melankoli ise bir bilgidir. Melankolik insan,
hayatın özündeki eksikliği fark etmiş kişidir. Bu farkındalık tedavi edilemez
çünkü yanlış değildir. Freud melankoliyi, kaybın içselleştirilmesi olarak
tanımlar. Ama burada kaybolan bir nesne değil, anlamın kendisidir. İnsan,
yaşadığı her günle biraz daha şunu fark eder: Bu dünya, ruh için
tasarlanmamıştır. Bu yüzden melankolik insan ölümü çağırmaz; ona kulak verir.
Ölüm zaten konuşuyordur. Sadece herkes duymak istemez. Felsefe bize yaşamın anlamını aramamızı
söyler, ama melankoli bize anlamın koca bir yalan olduğunu fısıldar. İnsan,
kendi sonunu taşıyan bir tabuttur aslında. Attığımız her adımda o tabutun
gıcırtısını duyarız. Bir sevdiğimizin elini tuttuğumuzda hissettiğimiz o
sıcaklık, aslında ilerideki soğukluğun bir provasıdır. Her veda, mutlak
sessizliğin bir fragmanıdır. "Zihnimin bir köşesinde, her zaman bir
şeylerin bitişini izleyen bir göz var. Hiçbir şeye tam anlamıyla sahip değilim,
çünkü her şey benden alınmak için bekletiliyor." Belki de gerçek huzur, bu
karanlığı kabullenmektedir. Işığın bizi kandırmasına izin vermeyi
bıraktığımızda, o siyah suların içine daldığımızda, artık korkacak bir şey
kalmaz. Çünkü en dipten daha aşağısı yoktur. Melankoli, modern psikiyatride
çoğu zaman depresyonla eş tutulur. DSM-5’e göre Majör Depresif Bozukluk, en az
iki hafta süren; çökkün duygudurum, anhedoni, enerji kaybı, değersizlik
düşünceleri ve ölümle ilgili yineleyici düşüncelerle tanımlanır. Bu tanım,
klinik açıdan gereklidir. Ancak melankolinin tamamını kapsamaz. Oysa tarihsel ve felsefi olarak melankoli,
bir bilgi biçimidir. Melankolik özne, dünyanın insan için yetersiz olduğunu
fark etmiş kişidir. Bu fark ediş iyimser değildir ama yanlış da değildir.
Melankoli, yaşamın sunduğu anlamların kırılganlığını açığa çıkarır. Bu nedenle
melankoli, tedavi edilmesi gereken bir hata değil; bastırılması tercih edilen
bir hakikattir. Ölüm, melankolik özne için bir çağrı değil; bir doğrulayıcı
sınırdır. Ölüm, dünyanın sunduğu anlamların nihai olmadığını ilan eder. Eklemek
gerekirse Melankoli, tarihsel olarak (Aristoteles’ten Freud’a) bir varoluş hâli
olarak düşünülmüştür. Julia Kristeva’nın belirttiği gibi, melankoli bazen bir
kaybın değil, anlamın kendisinin yasını tutar. Bu noktada bir ayrım yapmak
gerekir: Klinik depresyon, işlev kaybı ve yoğun ıstırap üretir. Ontolojik
melankoli, dünyanın sunduğu anlamların yetersizliğini fark etmenin yarattığı
sessiz kederdir.
Ölümün sessiz ahlâkı yaşamanın utancı gibidir. Bu doğrultuda ölüm, çoğu zaman bir son gibi anlatılır. Oysa daha dürüst bir bakışla, ölüm bir itiraftır. Hayatın kendi kendine itirafı. Yaşamanın, taşıyamadığı yükleri sonunda yere bırakmasıdır. İnsan ölmez; insan, yaşamaktan vazgeçer. Bu vazgeçiş bazen bedende olur, bazen zihinde, bazen de kelimelerde. Yaşamak ise en başından itibaren bir gecikmedir. Doğduğumuz an, ölmüş olmamız gereken zamandan bir adım sonradır sanki. Bu yüzden hayatın tamamı, telafisi olmayan bir fazlalık duygusuyla geçer. Bir şey fazla sürmüştür, bir şey gereğinden uzun kalmıştır. Ölüm bu yüzden rahatlatıcıdır. Çünkü ilk kez hiçbir şey talep etmez. Yaşam ahlâklıdır. Çünkü sürekli sorumluluk üretir. “Dayanmalısın”, “devam etmelisin”, “güçlü olmalısın.” Bu emirler insanı yorar. Ölüm ise ahlâksızdır; ama bu ahlâksızlık masumdur. Kimseye bir şey borçlu değildir. Emil Cioran şöyle der: “Yaşamak bir skandaldır; ölmek ise onu kapatmaktır.” Ölüm, yaşamın yarattığı bütün soruları cevapsız bırakır. Ama belki de gerçek cevap budur: Cevapsızlık. İnsan her şeyi anlamak zorunda değildir. Bazı şeyler sadece sona ermelidir.
Ölüm bir kayıp değil, bir düzeltmedir. Modern insan ölümü bir trajedi gibi paketlemeyi sever. Çiçekler, taziyeler, büyük kelimeler… Oysa ölüm çoğu zaman dramatik değildir; tam tersine son derece ekonomiktir. Fazlalıkları siler. Gürültüyü susturur. Yalanı kapatır. Yaşam, sürekli bir rol yapma hâlidir. Sağlıklıymış gibi davranırız, umutluymuş gibi konuşuruz, geleceğe inanıyormuş gibi planlar yaparız. Ölüm bu tiyatroyu sonlandırır. Perde iner ve nihayet kimse alkış beklemez. Albert Camus, intiharı “tek ciddi felsefi sorun” olarak adlandırırken aslında şunu söylüyordu: Yaşam, kendini açıklamak zorundadır. Ölüm ise açıklanmaz; sadece olur. Bu yüzden ölüm, yaşamdan daha dürüsttir. Ölümün iç zamanı, varlığın yorulduğu yerde başlar. İnsan ölümü sonradan öğrenmez. Ölüm, insanın içine doğar. Doğum bir başlangıç değil, bir gecikmedir; varlık, olması gerekenden biraz fazla sürmüştür. Bu yüzden yaşam, en başından itibaren bir yorgunluk taşır. Nefes almak, kalmak, devam etmek… Hepsi örtük bir çabadır. İnsan, var olmak için sürekli kendini ikna etmek zorunda kalan tek canlıdır. Ölüm bu iknayı talep etmez. O, açıklama istemez. O, yalnızca susar.
Ölümün ontolojisine
girmek gerekirse; düşünmenin zorunluluğunun gölgesinde ölüm, felsefede çoğu
zaman ya metafizik bir problem ya da etik bir tabu olarak ele alınmıştır. Oysa
ölüm, öncelikle ontolojik bir koşuldur: var olmanın yapısına içkin, ertelenemez
ve devredilemez bir sınır. İnsan, ölümü sonradan karşılamaz; ölüm, insanın
varoluşuna baştan dâhildir. Bu metnin amacı, ölümü bir olay ya da biyolojik son
olarak değil; varlığın kendi kendisiyle kurduğu ilişkinin uç noktası olarak ele
almaktır. Heidegger’in ölüme-doğru-varlık anlayışı, Schopenhauer’ın
yaşamı acı üreten kör istence indirgemesi, Blanchot’nun ölümü deneyimsiz bir
deneyim olarak düşünmesi, Sylvia Plath’ın ölümle kurduğu mahremiyet, Nilgün Marmara’nın
patolojiye direnen dili ve Tezer Özlü’nün varoluşsal sorgusu yani “karanlıktan
gelen yankılar” bu yazının kuramsal eksenini oluşturur.
1- Heidegger: Ölüm Bir Olay Değil, Bir Ufuktur
Martin Heidegger için ölüm, başımıza gelen bir şey değildir; varoluşun yapısal ufkudur. Sein zum Tode - ölüme doğru varlık - insanın zamanla kurduğu ilişkinin en çıplak biçimidir. İnsan geleceğe doğru yaşar; ama bu gelecek, en uç noktada her zaman ölümdür. Bu yüzden ölüm son değil, sınırdır. Ve sınır, anlam üretir. Gündelik hayat ölümü bastırır. İnsan “herkes gibi” yaşar: işe gider, konuşur, oyalanır, erteler. Heidegger’in das Man dediği bu anonim varoluş biçimi, ölümü kişisel olmaktan çıkarır. Ölüm, hep başkasının başına gelir. Ta ki bir gün, sessizce, insanın içine çöreklenene kadar. O anda ölüm bir fikir olmaktan çıkar; bir iç deneyime dönüşür. Heidegger, ölüm ve varlığı yüzleştirir. Varlık ve Zaman’da ölümü, Dasein’ın (orada-olan) en uç imkânı olarak tanımlar. Ölüm, başımıza gelen bir olay değil; varoluşun her anını yapılandıran bir ufuktur. Bu nedenle ölüm gelecekte gerçekleşecek bir “son” değil, şimdiki zamanı belirleyen bir sınırdır. Heidegger’in temel iddiası şudur: İnsan, çoğu zaman kendi ölümüne sahip çıkmaz. Ölüm, gündelik hayatta anonimleştirilir; “herkes ölür ama henüz değil” mantığıyla bastırılır. Das Man (herkes) kipinde yaşanan bu varoluş biçimi, ölümü kişisel olmaktan çıkarır ve insanı kendi sonluluğundan uzaklaştırır. Ancak kaygı (Angst), bu bastırmayı bozar. Kaygı nesnesizdir; belirli bir tehditten değil, varlığın kendisinden doğar. Kaygı anında insan şunu fark eder: "Ben, bir gün olmayacak olan biriyim." Yani "Ben, var olmamamak üzere var olan biriyim." Bu farkındalık patolojik değil, ontolojiktir. Ölüm, Heidegger’de bir felaket değil; özgün varoluşun koşuludur. Çünkü ancak sonlu olduğunu bilen bir varlık, yaşamını sahiplenebilir. Bu fark ediş bir kriz değil, bir açıklıktır. Ve her açıklık gibi soğuktur.
2- Schopenhauer: Kör İstencin Metafiziği ve Ölümün Askıya
Alınışı
Arthur Schopenhauer, "İsteme ve
Tasarım Olarak Dünya"da yaşamı, rasyonel yani akılla yönetilen bir düzenin
değil; kör, doymak bilmez bir "istencin" ürünü olarak kavrar. İnsan
yaşamak ister çünkü istemek de ister aynı zamanda. Dolayısıyla insan istemeye
mahkûmdur. Ama bu isteme, hiçbir zaman tatmin olmaz. Her arzu yeni bir eksiklik
üretir. İstemek ise kaçınılmaz olarak acı üretir. Tatmin kısa, eksiklik
süreklidir. Mutluluk bir anlıktır; acı ise yapısaldır. Bu bağlamda ölüm,
Schopenhauer’da metafizik bir kurtuluş ya da romantik bir unsur değildir; ama
istencin durmasıdır. Yaşamın trajedisi, ölümde değil; istemenin kendisindedir.
Yani ölüm merhametlidir. Çünkü ölüm istemeyi durdurur ve bu trajedinin sona
ermesi anlamına gelir. İstencin sonsuz
devinimi, bedende sona erer. Ölüm bir ödül değil; bir dinlenmedir. Burada ölüm,
trajik olmaktan çıkar. Trajik olan yaşamın kendisidir. Ölüm sadece bu
trajedinin perdesini indirir. İnsan ölünce bir şey kaybetmez; yaşamın
fazlalığını bırakır. Bu noktada, Schopenhauer biraz karamsar görünebilir. Onun
karamsarlığı intiharı savunmaz fakat yaşamı kutsamaz da. Ölüm, ahlâkî bir zafer
değil; metafizik bir sessizliktir. Bu sessizlik, yaşamın gürültüsünü
sonlandırır ama ona bir anlam atfetmez.
3-Blanchot: Ölümün Deneyimsiz Deneyimi
Maurice Blanchot, ölümü
“deneyimlenemeyen deneyim” olarak tanımlar. Onun için ölüm, ne bilinçle
deneyimlenebilir ne de dile tam olarak getirilebilir. Ölüm yaşanmaz; ölümde
yaşanmaz. Ama ölüm, yaşamın sürekli içine sızar. Bu nedenle Blanchot, ölümü
“imkânsız deneyim” olarak tanımlar. Bir gölge gibi değil; bir boşluk gibi. Bu
noktada Blanchot’nun özgün katkısı, ölümü yazıyla ilişkilendirmesidir. Blanchot için yazı, bu boşluğa en çok
yaklaşan eylemdir. Çünkü yazmak, öznenin geri çekilmesidir. Yazı ise öznenin
geri çekildiği bir alandır. Yazan kişi, “ben”i yani kendisini askıya alarak
doğal olarak silerek konuşur. Bu askıya alış, ölümü çağırmaz ama onunla yapısal
bir akrabalık kurar. Bu bağlamda yazı, ölümün provasını yapmaz; ama onun
boşluğunu taşır. Ölüm nasıl ki özneyi ortadan kaldırıyorsa, yazı da özneyi
silerek var olur. Bu yüzden her yazı, küçük bir yokluktur. Yani her yazı, küçük
bir ölümdür. Yazı, “ben”in yokluğunda ortaya çıkan sestir. Bu yüzden ölümle
yazı arasında gizli bir akrabalık vardır. İkisi de özneyi askıya alır. İkisi de
sessizlikle çalışır. Ve ikisi de geri dönüşsüzdür.
4-Sylvia Plath: Ölümle Kurulan Mahrem Dil
Plath’ın
şiirlerinde ölüm bir kaçış, hislerin patlaması ya da duygusal bir taşkınlık
değildir. Ölüm bir ustalık halidir. Kontrolün geri alınmasıdır. Yaşamın
dayattığı rollerden, beklentilerden, kimliklerden geçici bir geri çekiliştir.
Bu geri çekiliş nihai değildir; ama şiirde mümkün olan bir askıya alış
biçimidir. Hepsi ölüm karşısında askıya alınır. Plath’ın şiirleri şunu
fısıldar: "Bazen insan yaşamaktan değil, yaşatılmaktan yorulur."
"İnsan kendini yok etmeyi bile becerebilir mi?" sorusu değil.
"İnsan, artık kendini sürdürmeyi beceremiyor mu?" sorusudur. Plath’ın
asıl trajedisi ölümü istemesi değil, yaşamın ona sürekli “Devam et!” demesidir.
Antidepresanlar, roller, annelik, evlilik… Hepsi birer zorunlu direniştir. Ölüm
ise ilk kez izin verir. Ayrıca Plath'ın şiiri, ölümü yüceltmez; yaşamın
ağırlığını ifşa eder. Bu yönüyle Plath, Blanchot’nun yazı ve ölüm ilişkisini
şiir düzleminde somutlaştırır. Ölüm, sadece kalbin durması değildir. Ölüm, her
gün bir parça daha "yok" olmaktır. Sylvia Plath’in o meşhur
dizelerinde dediği gibi: "Ölmek bir sanattır, her şey gibi. Onu son derece
iyi yapıyorum." (Sylvia Plath, Ariel) Plath için ölüm, bir sahne ışığı
altındaki son performanstı. Peki bizler için ne? Biz, sadece kendi cenazemize
gecikmiş yas tutanlarız. İçimizdeki o uçsuz buçaksız boşluk, bazen bir okyanus
kadar derinleşiyor ve biz yüzmeyi değil, batmayı seçiyoruz. Çünkü batmak,
dirençten vazgeçmektir; batmak, nihayet o ağır yerçekimine teslim olmaktır.
Nilgün
Marmara ve Tezer Özlü’ye geçmeden önce söylenmelidir ki Türk edebiyatında
melankoli ve ölüm düşüncesi çoğu zaman biyografik indirgemecilikle ele alınır;
metin, yazarın hayatına bağlanır ve ontolojik derinliği psikolojik
açıklamalarla bastırılır. Oysa Nilgün Marmara ve Tezer Özlü’nün yazısı, tıpkı
Sylvia Plath’ta olduğu gibi, yalnızca bireysel bir kırılganlığın dışavurumu
değil; dünyayla kurulan ilişkinin radikal biçimde sorgulanmasıdır. Bu üç
yazarda ortak olan şey, ölümün bir son ya da kaçış olarak değil, yaşamın içkin
bir gerilimi olarak düşünülmesidir.
5- Nilgün Marmara: Ontolojik Uyanıklık Olarak Melankoli ve Patolojiye Direnen Dili
Nilgün Marmara’nın şiiri, psikiyatrik dilin kolaylıkla “depresif semptomatoloji” başlığı altında sınıflandırabileceği yoğun imgelerle örülüdür: değersizlik, yabancılaşma, varoluşsal sıkışmışlık, ölümle kurulan yoğun düşünsel temas vb. DSM perspektifinden bakıldığında bu imgeler Majör Depresif Bozukluk kriterleriyle örtüşür gibi görünür. Marmara, bu deneyimleri ontolojik bir açıklık hâline dönüştürür. Onun şiirlerinde belirleyici olan şey, işlev kaybı değil; aşırı bir bilinç açıklığıdır. Marmara, dünyayı katlanılabilir kılmaya yarayan örtüleri kaldırır. Onun melankolisi patolojik bir çökkünlük değil, Heideggerci anlamda bir açığa-çıkıştır (Unverborgenheit). Dünya, olduğu gibi görünür ve bu görünüş ağırdır. Sylvia Plath ile Marmara arasındaki yakınlık burada belirginleşir. Her iki şairde de ölüm, romantik bir arzu değil; dilin sınırında bekleyen bir gerçekliktir. Ancak Plath’ta ölümle kurulan ilişki daha dramatik, daha teatral bir biçim alırken; Marmara’da dil daha çıplak, daha savunmasızdır. Marmara, Plath’ın aksine ölümü “sanat” olarak adlandırmaz; onu neredeyse adsız bırakır. Bu adsızlık, melankolinin estetikleştirilmesine karşı bir dirençtir. Marmara’nın şiiri, melankolinin susturulmasına değil, ciddiye alınmasına taliptir. Marmara’da ölüm düşüncesi bir eylem çağrısı değil; dünyanın insana sunduğu anlamların yetersizliğine karşı geliştirilen radikal bir sezgidir. DSM perspektifinden bakıldığında Marmara’nın şiirinde görülen yoğun değersizlik temaları, yabancılaşma, içe çekilme ve ölüm imgeleri Majör Depresif Bozukluk spektrumuna yerleştirilebilir. Ancak bu yerleştirme, şiirin asıl işlevini kaçırır: Marmara’nın dili, acıyı tedavi edilmesi gereken bir bozukluk olarak değil, bilgi üreten bir durum olarak kurar. Onun şiiri, melankoliyi susturmaz; melankolinin konuşma hakkını savunur. Bu yönüyle Marmara, Kristeva’nın “anlamın yasını tutan özne” tanımına yakındır; depresif değil, ontolojik olarak uyanık bir ses üretir.
6-Tezer Özlü: Klinik Deneyim ile Varoluşsal Sorgu
Tezer Özlü’nün yazısı, psikiyatri ile
varoluş felsefesi arasındaki gerilimi en çıplak hâliyle açığa çıkarır. Yani
psikiyatrik kurumlarla doğrudan temas hâlinde gelişir. Hastaneler, tedavi
süreçleri, tanılar ve ilaçlar Özlü’nün metinlerinde yalnızca arka plan değil;
anlatının bizzat konusudur. DSM dili, Özlü’nün deneyimini “tekrarlayan depresif
epizodlar” ya da “duygudurum bozukluğu” olarak adlandırabilir. Ancak Özlü’nün
metinleri, bu tanıların kapsayamadığı bir soruyu sürekli diri tutar: İyileşmek
neye uyum sağlamaktır? Bu soru, Özlü’yü Sylvia Plath’tan ayıran temel noktadır.
Plath’ta psikiyatrik tedavi, çoğu zaman bastırıcı ve şiddet içeren bir
mekanizma olarak temsil edilirken; Özlü’de tedavi, daha muğlak bir alandadır.
Ne tamamen reddedilir ne de kurtarıcı olarak sunulur. Özlü’nün asıl meselesi,
Heidegger’in das Man kavramıyla örtüşür: Toplumun dayattığı “iyi olma”,
“normalleşme” ve “dayanma” buyruğu. Özlü bu buyruğa karşı çıkar; ama yerine bir
ölüm ideali koymaz. Onun metinlerinde ölüm arzusu değil, yaşamın zorunlu
kılınmasına karşı bitmeyen bir itiraz vardır. Blanchot’nun yazı anlayışıyla
bakıldığında, Özlü’nün metni öznenin geri çekildiği bir alandır. Yazmak,
yaşamanın karşısına dikilen bir eylem değil; yaşamanın yükünü askıya alan
geçici bir boşluktur. Bu yönüyle Özlü, Plath’tan daha az dramatik ama daha
süreklidir. Plath’ta patlama vardır; Özlü’de ise yorulmuş bir bilinç hâli.
Ancak Özlü’nün metinleri, sorunun “iyileşememek” değil, iyileşmenin neye hizmet
ettiği olduğunu sorar. Heideggerci anlamda Özlü, das Man’ın dayattığı “iyi
olma” zorunluluğunu reddeder; Blanchot’nun çizdiği sınırda, yazıyı öznenin geri
çekildiği bir alan olarak kurar. Özlü’de ölüm arzusu yoktur; ama yaşamanın
kendisine yöneltilmiş kesintisiz bir sorgu vardır. Bu sorgu, patoloji değil;
varoluşun taşıyamadığı bir yükün ifadesidir.
ÜÇ KADIN YAZARIN KARŞILAŞTIRMALI SONUCU
SONUÇ
Bu metin, ölümü etik bir ideal ya da varoluşsal bir çağrı olarak ele almaz. Ölüm övülmez, yüceltilmez ya da ölüme davet edilmez. Ama inkâr da edilmez ve onu ahlâk dışına itmez. Ölüm burada bir sınır kavramıdır: yaşamın kendini tükettiği, anlamın askıya alındığı, istemenin sustuğu bir eşik. Ve ölüm, hayatın karanlık yüzü değil; hayatın kendisiyle yüzleştiği aynadır. Ölüm ne kurtuluştur ne de felaket. Ölüm, varoluşun kendi kendini kapatmasıdır. Ve belki de felsefenin görevi, bu kapanışı dramatize etmek değil; onu dürüstçe düşünmektir. Ölüm bir kitabın son cümlesi gibidir: Gereklidir ama açıklayıcı olmak zorunda değildir. Belki de en dürüst cümle şudur: İnsan yaşamak zorunda değildir. İnsan sadece yaşar. Ve bir gün, bunu bırakır. Ölüm bir umut değil. Ama bazen umudun artık yalan söylemediği tek yerdir.

.jpeg)
.jpg)

.jpeg)



