ÇÜRÜYEN RUHUN ESTETİĞİ, GÜZELLİĞİN TİRANLIĞI: DORIAN GRAY VE MODERN BENLİĞİN KARANLIK PORTRESİ
GİRİŞ
“Günahın izi yüzde değil,
ruhta kalır.”
Oscar
Wilde’ın tek romanı olan Dorian Gray’in Portresi, yayımlandığı 1890 yılından bu
yana sadece bir edebiyat klasiği değil, aynı zamanda insan ruhunun karanlık
dehlizlerine ışık tutan bir fener görevi görmüştür. Kitap; yüzeyde bir
gotik-fantastik roman gibi görünse de özünde modern insanın ahlak, kimlik, haz,
narsisizm ve yabancılaşma sorunlarını erken bir psikanalitik sezgiyle teşhis
eden karanlık bir metindir. Wilde, bu romanda yalnızca bir karakter yaratmaz;
modern benliğin portresini çizer. Ve bu portre, zamanla çürüyen bir ruhun
aynasına dönüşür.
PSİKOLOJİK OKUMA: NARSİSİZM, BÖLÜNMÜŞ BENLİK VE AHLAKIN
İNKÂRI
Dorian
Gray, patolojik narsisizmin estetik kılıfı olarak yorumlanabilir. Onun hikayesi,
psikolojik açıdan bakıldığında "Narsisistik Kişilik Bozukluğu" ve "İd-Ego-Süperego"
çatışmasının kusursuz bir örneğidir. Dorian Gray, klasik anlamda bir “kötü”
değildir. O, ahlaki sorumluluktan arındırılmış bir benliğin deney alanıdır.
Gençliğine ve güzelliğine duyduğu hayranlık, zamanla patolojik narsisizme
evrilir. Burada Wilde’ın sezgisi şaşırtıcı derecede moderndir. Dorian’da empati
yitimi, suçluluk duygusunun bastırılması, haz arayışının sınır tanımazlığı, ve
eylem–sonuç ilişkisinin inkârı net biçimde gözlemlenir. Modern psikoloji
açısından bakıldığında Dorian, Narsisistik Kişilik Özellikleri ile antisosyal
eğilimler arasında salınır. Ancak onu asıl trajik kılan, kötülüğü bilinçli
olarak seçmesi değil; kötülüğün sonuçlarını görmemesidir. Çünkü sonuçlar, onun
yüzünde değil, portrede görünür.
Narsisizmin Pençesi: Dorian, kendi
güzelliğine aşık olduğu an aslında kendi sonunu hazırlar. Bu, Freudyen bir
bakışla, enerjinin dış dünyadan çekilip tamamen "benliğe"
yöneltilmesidir. Dorian için dünya, sadece kendi zevklerini tatmin ettiği bir
oyun alanına dönüşür.
Portre Olarak Süperego (Bastırılan
Benliğin Geri Dönüşü): Normal bir insanda vicdan (süperego), yapılan hataların
ağırlığını zihinde taşır. Dorian’da ise bu mekanizma dışsallaştırılmıştır.
Portre, Dorian’ın vicdanıdır; o yaşlanırken ve çirkinleşirken Dorian’ın
fiziksel olarak saf kalması, kişinin eylemlerinin sorumluluğundan kaçma
arzusunu simgeler. Tam da bu yüzden portre, romanın en güçlü psikolojik
metaforudur. Freudcu bir okumayla portre, bastırılmış dürtülerin taşıyıcısıdır.
Dorian’ın inkâr ettiği suçluluk duygusunun somutlaşmış hâlidir. “Ben” ile
“gölge benlik” arasındaki ayrımı temsil eder Dorian, her gün aynaya bakarak
masumiyetini teyit ederken, portreye baktığında gerçek benliğiyle yüzleşir. Bu,
modern insanın sosyal medyada yarattığı ideal kimlik ile içsel gerçekliği
arasındaki uçurumu önceden haber veren bir yapı gibidir.
Parçalanma: Dorian, toplum içindeki "maskesi" ile tavan arasındaki "gerçekliği" (tablo) arasında bölünür. Bu disosiyasyon (kopma), modern insanın kimlik bunalımının da bir önizlemesidir.
SOSYOLOJİK OKUMA: VİKTORYA AHLAKI, SINIF VE İKİYÜZLÜLÜK
Roman, Viktorya İngiltere’sinin ahlaki
katılığını estetik bir alayla çözer. Toplum; dışarıdan ahlaklı, içeriden
çürümüş, kurallarla dolu ama tutkularla gizlice beslenen bir yapıya sahiptir.
Dorian’ın günahları, toplumdan gizlenir ama toplum tarafından tolere edilir.
Çünkü Dorian güzeldir, zengindir ve soyludur. Wilde burada şu soruyu sorar:
“Ahlak gerçekten evrensel midir, yoksa sınıfsal bir ayrıcalık mı?” Wilde, bu
soruyu sorarken aynı zamanda yaşadığı dönemin toplumuna sert bir ayna tutar.
Sosyolojik açıdan Dorian Gray, bir bireyden ziyade bir sınıfın ve dönemin
temsilcisidir.
Görünüşün Kutsanması: Viktorya
İngiltere’sinde "saygınlık" her şeydir. Toplum, Dorian’ın işlediği
korkunç suçları görmezden gelir çünkü o yakışıklı, zengin ve aristokrattır. Bu,
suçun ve ahlakın sınıfsal bir koruma kalkanı altına alınışının eleştirisidir
çünkü Dorian estetik ve ahlaki olarak dokunulmazdır. Dorian’ın güzelliği, ona sosyolojik
bir dokunulmazlık sağlar. İnsanlar onun eylemlerini değil, yüzünü görür. Bu
durum günümüz toplumunda: karizma, sosyal statü ve görünürlük gibi unsurların etikten
daha belirleyici hâle gelmesini önceden işaret eder. Dorian Gray, toplumun
sevdiği türden bir “kötüdür”. Sessiz, zarif ve estetik.
Lord Henry ve Sosyal Mühendislik: Lord
Henry karakteri, toplumu manipüle eden entelektüel üst aklı temsil eder. Genç
ve saf bir zihni (Dorian) kendi hedonist fikirleriyle şekillendirirken, aslında
sosyal çevrenin birey üzerindeki yıkıcı etkisini somutlaştırır. O haz felsefesinin zehirli sesidir.
Kadının Nesneleşmesi: Sibyl Vane karakteri üzerinden toplumdaki alt sınıfın ve kadının konumu incelenebilir. Dorian için Sibyl, bir insan değil, sadece sanatını icra eden bir "sanat nesnesi"dir. Sanatı bozulduğunda (yani aşık olup gerçek hayata döndüğünde), Dorian için değeri de biter.
KÜLTÜREL OKUMA: ESTETİZM, SANAT VE AHLAK ÇATIŞMASI
Wilde’ın önsözde söylediği meşhur söz:
“Sanatın ahlaki ya da ahlaksız olması diye bir şey yoktur.” (Başka çevirilerde
şu da yazılır: "Ahlaklı veya ahlaksız kitap diye bir şey yoktur.
Kitaplar ya iyi yazılmıştır ya da kötü" ). Bu roman boyunca test
edilir. Basil Hallward, sanata ahlaki bir anlam yükler; Dorian’ı resmederken
ona ruhunu katar. Lord Henry sanatı etik dışı bir oyun olarak görür. Dorian ise
sanatı kendini aklama aracına dönüştürür.
Sonuç şudur: Sanat ahlaksız değildir
ama ahlaktan kaçış için kullanıldığında yıkıcı olabilir. Ancak romanın sonunda,
sanatın (portrenin) hayatın kendisinden daha "gerçek" ve kalıcı
olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Dorian ölür, ancak sanat eseri tüm ihtişamıyla
geri döner.
Gençlik Kültü: Günümüzün "genç kalma" saplantısının ve filtreli dünyasının köklerini bu romanda bulabiliriz. Dorian Gray, kültürel olarak sonsuz gençlik arzusunun insanı nasıl canavarlaştırabileceğine dair zamansız bir uyarıdır. Dorian Gray, bugün: sosyal medya kültürü, beden takıntısı, gençlik fetişizmi, “göründüğün kadar varsın” anlayışı ile birebir örtüşür. Portre artık bir tablo değildir. Portre artık, algoritmalara yüklenen ideal benliktir. Ve tıpkı romanda olduğu gibi, çürüme görünmezdir, ta ki artık saklanamaz hâle gelene kadar...
Basil–Henry–Dorian Üçgeni
Basil Hallward, Henry Wotton ve Dorian
Gray üçgeni, psikanalitik açıdan tek bir ruhsal yapının üç ayrı işlevi gibi
okunabilir. Basil, bastırılmış ahlakın ve süperegonun estetik biçimidir; Henry,
haz ilkesinin sözcüsü olan id’in entelektüelleşmiş hâlidir; Dorian ise bu iki
kuvvet arasında henüz şekillenmemiş, geçirgen ve savunmasız bir ego alanı
olarak konumlanır. Wilde, bu üç karakteri karşı karşıya getirerek tek bir
bireyin iç çatışmasını dışsallaştırır: ahlaki idealler, haz dürtüsü ve benliğin
bu ikisi arasında denge kurma çabası. Ancak bu denge hiçbir zaman kurulamaz;
çünkü Dorian’ın egosu, Henry’nin söylemsel gücü karşısında fazlasıyla zayıf,
Basil’in ahlaki çağrısı karşısında ise fazlasıyla kırılgandır.
Basil Hallward, psikanalitik olarak
idealize edilmiş nesneye bağlanmış bir süperego figürüdür. Dorian’a duyduğu
hayranlık, yalnızca estetik değildir; narsisistik bir yansıma içerir. Basil,
Dorian’da kendi saf benliğini, kirlenmemiş idealini görür ve bu nedenle onu
kaybetme fikriyle baş edemez. Portreyi yaparken aslında Dorian’ı değil, kendi
içsel ideallerini tuvale hapseder. Bu bağlamda Basil’in trajedisi, ahlaki bir
figür olmasına rağmen, ahlakı canlı bir özneye değil, idealize edilmiş bir
imgeye bağlamış olmasıdır. Dorian değiştiğinde değil, portre değiştiğinde
dehşete düşmesi, süperegonun gerçeğe değil simgeye sadık kalışını gösterir.
Basil, ahlakın yaşayan bir süreç olduğunu değil, korunması gereken bir form
olduğunu temsil eder.
Lord Henry Wotton ise id’in sofistike,
entelektüel ve tehlikeli yüzüdür. O, dürtülerini doğrudan yaşamak yerine,
onları söylem aracılığıyla başkalarına enjekte eder. Psikanalitik açıdan Henry,
kendi karanlık arzularını Dorian üzerinden dolaylı biçimde tatmin eden bir
figürdür. Bu yönüyle o, eylemden kaçınan ama arzudan vazgeçmeyen bir bilinçtir.
Henry’nin sözleri baştan çıkarıcıdır çünkü sorumluluktan arındırılmıştır; haz
vaadi sunar ama bedelini ödemez. Bu, id’in en tehlikeli hâlidir: dürtüyü eyleme
değil, fikre dönüştürerek masumlaştırmak. Henry hiçbir zaman portreye bakmaz,
çünkü onun id’i suçluluk üretmez; suçluluk, yalnızca eyleyen egoya aittir.
Dorian Gray ise bu iki kuvvet arasında
bölünmüş bir ego olarak şekillenir. Başlangıçta henüz bütünlüklü bir benlik
geliştirmemiştir; bu nedenle dış etkilere son derece açıktır. Basil’in idealize
eden bakışıyla yüceltilir, Henry’nin hazcı söylemiyle çözülür. Ego, süperego
ile id arasında denge kurmak yerine, çatışmayı dışsallaştırır: suçluluğu
portreye devreder, hazzı bedensel benlikte yaşar. Bu bölünme, klasik bir
savunma mekanizmasıdır; Dorian, benliğini ikiye ayırarak ruhsal sürekliliğini
bozar. Portre, onun bastırılmış süperegosu hâline gelirken, yüzü narsisistik
egonun vitrini olur.
Üçgenin kırılma noktası, Basil’in
öldürülmesidir. Psikanalitik olarak bu sahne, süperegonun egodan radikal
biçimde koparılmasıdır. Dorian, artık yalnızca ahlaki rehberini değil, içsel
sınırını da yok eder. Bu andan sonra suçluluk duygusu geri dönülmez biçimde
portrede yoğunlaşır ve bilinçle bağını kaybeder. Henry’nin bu cinayete doğrudan
tanık olmaması, id’in her zamanki gibi sorumluluktan muaf kalışını simgeler.
Basil ölür, Henry yaşamaya devam eder; çünkü bastırılan ahlak yok edilirken,
haz söylemi dokunulmazdır.
Son kertede Dorian’ın portreyi yok
etmeye çalışması, egonun bölünmüşlüğü sonlandırma çabasıdır. Ancak psikanalitik
gerçeklik acımasızdır: bastırılan benlik öldürülmeden sahte benlik iyileşmez.
Dorian, portreyi bıçakladığında aslında kendi süperegosunu değil, kendini
öldürür. Çünkü artık benlik, parçalara ayrılmıştır ve bütünlük yalnızca ölümle
mümkündür. Basil–Henry–Dorian üçgeni böylece çözülür; geriye modern insanın
trajik hakikati kalır: ahlakı idealize eden, hazzı kutsayan ve benliği bu iki
uç arasında parçalanan bir ruh yapısı.
Lacancı açıdan Basil–Henry–Dorian
üçgeni, öznenin imgesel, simgesel ve gerçek düzlemleri arasında parçalanışının
dramatik bir sahnesi olarak okunabilir. Dorian Gray, romanın başında henüz
tamamlanmamış bir özne olarak karşımıza çıkar; kendi benliğini içeriden değil,
dışarıdan gelen bakışlar aracılığıyla kurar. Basil’in portresi bu noktada
Lacan’ın ayna evresinin sanatsal karşılığıdır. Dorian, portrede gördüğü ideal
imgeyle özdeşleşir ve bu imgeyi “ben” sanır. Ancak bu benlik, gerçeğin değil,
imgeselin ürünüdür; bütünlük yanılsaması taşır. Dorian’ın trajedisi, aynadaki
yansımanın kendisi olduğunu zannetmesidir. Oysa Lacan’ın söylediği gibi, ayna
benliği bir kurgu, bir yabancılaşma anıdır ve Dorian bu yabancılaşmayı kalıcı
bir kimliğe dönüştürür.
Basil Hallward, Lacancı anlamda
Dorian’ı imgesel düzlemde sabitleyen figürdür. Onun bakışı, sevgi dolu olduğu
kadar sahiplenicidir; Dorian’ı değişmez, saf ve zamansız bir imgeye dönüştürmek
ister. Basil’in sanatı, Dorian’ı özne olmaktan çıkarıp bir nesneye, hatta bir
fetişe dönüştürür. Bu nedenle Basil, Dorian’ın arzusu için değil, imgesi için
yaşar. Portreyi saklaması, imgesel bütünlüğü koruma çabasıdır. Ancak Lacan’a
göre imgesel düzlemde kalmak, öznenin simgesel düzene – yani etik, dil ve
sorumluluk alanına – girmesini engeller. Basil, iyi niyetli bir süperego gibi
görünse de, Dorian’ın özneleşmesini değil, donmasını ister.
Lord Henry ise Lacan’ın arzu söyleminin
cisimleşmiş hâlidir. O, arzulayan özne değildir; arzuyu konuşan, yönlendiren,
başkasının içine yerleştiren figürdür. Henry’nin sözleri Dorian’a neyi
isteyeceğini öğretir. Lacancı anlamda arzu, hiçbir zaman nesnesine ulaşmaz; hep
ertelenir, kayar ve başka bir nesneye bağlanır. Henry’nin tehlikesi tam da
buradadır: arzuyu etik bir sınırdan koparır, onu sınırsız ve doyumsuz bir
devinime sokar. Dorian artık “ne istediğini” değil, “istemesi gerektiğini”
ister. Bu nedenle haz hiçbir zaman tatmin getirmez; yalnızca yeni bir boşluk
üretir. Henry, simgesel düzenin sorumluluğunu reddeden bir söylem ustasıdır;
arzuyu serbest bırakır ama bedelini öznenin ödemesine izin verir.
Portre, Lacan’ın Gerçek alanına
yaklaşan bir nesne hâline gelir. Gerçek, simgeselleştirilemeyen, dile gelmeyen,
bastırılamayan travmatik çekirdektir. Dorian’ın portreye bakamaması, Gerçek’le
yüzleşememesindendir. Portredeki çürüme, ahlaki bir ders değil; simgesel
düzenin dışına itilmiş suçluluğun geri dönüşüdür. Dorian, yüzünü toplumun
simgesel düzenine sunarken, Gerçek olanı kilitli bir odada saklar. Ancak
Lacan’ın dediği gibi, Gerçek er ya da geç geri döner. Finalde Dorian’ın
portreyi yok etmeye çalışması, Gerçek’i ortadan kaldırma girişimidir; fakat
Gerçek yok edilemez, yalnızca özneyi yok eder.
Jungcu perspektiften bakıldığında ise
üçgen, bireyleşme sürecinin başarısızlığa uğramış bir hikâyesidir. Dorian Gray,
Jung’un gölge arketipiyle yüzleşmeyi reddeden bir bilinçtir. Gölge, bastırılan
arzuların, kabul edilmeyen dürtülerin ve karanlık potansiyelin toplamıdır.
Dorian, gölgesini portreye devreder; onu kendinden ayırır ve böylece “iyi”
kalabileceğine inanır. Ancak Jung’a göre gölgeyle yüzleşmeyen birey, onu
bilinçdışı bir güç olarak daha yıkıcı biçimde yaşar. Dorian’ın günahlarının
giderek artması, gölgenin güçlenmesidir; çünkü bastırılan her şey, enerji
kazanır.
Basil, Jungcu anlamda Dorian’ın personasını
temsil eder: topluma sunulan, ahlaklı, estetik ve kabul edilebilir yüz. Henry
ise gölgenin baştan çıkarıcı sesi gibidir; karanlığı doğrudan yaşamaz ama onu
kutsar, romantize eder. Dorian bu iki figür arasında kalır ve bireyleşme
sürecini tamamlayamaz. Gölgeyi bilinçle bütünleştirmek yerine, onu öldürmeye
çalışır. Oysa Jung’a göre gölge öldürülemez; kabul edilmediğinde bireyi
içeriden çürütür. Dorian’ın portreyi bıçaklaması, gölgeyle uzlaşmak yerine onu
yok etme arzusudur ve bu, bireyin kendini yok etmesiyle sonuçlanır.
Sonuçta Basil–Henry–Dorian üçgeni, hem
Lacancı hem Jungcu okumada aynı trajik noktaya varır: özne, kendisiyle
yüzleşmekten kaçtıkça parçalanır. İmgeye tapınan, arzuyu sınırsızlaştıran ve
gölgeyi reddeden bir benlik, bütünlüğe değil, yalnızca estetik bir çöküşe
ulaşır. Dorian Gray, bu anlamda ahlaksızlığın değil; kendilik inkârının
romanıdır. Ve Wilde, modern insanın aynaya bakarken aslında neden bu kadar
korktuğunu çok erken bir tarihte açığa vurur.
TRAJİK SON: KENDİNİ ÖLDÜREREK PORTREYİ KURTARMAK
Romanın finali, psikolojik açıdan son
derece çarpıcıdır. Dorian, portreyi yok etmeye çalışırken kendini öldürür. Bu,
sembolik olarak, gerçek benlik yok edilmeden sahte benliğin kurtarılamaz
olduğunu anlatır. Dorian, portreyi öldürmek isterken aslında vicdanını, hafızasını,
ruhsal sürekliliğini yok eder. Ve geriye yalnızca çürümüş bir beden kalır.
SONUÇ: MODERN İNSANIN ERKEN OTOPSİSİ
Dorian Gray’in Portresi, bir ahlak
dersi değildir. Bir teşhis metnidir. Güzelliğin etik sorumluluğu yok ettiğini,
haz kültürünün ruhu nasıl aşındırdığını, görünüş ile gerçeklik arasındaki
uçurumun insanı nasıl böldüğünü gösterir. Kitap, sadece bir adamın fiziksel
değişimini değil, bir ruhun ve toplumun yozlaşmasını anlatır. Dorian’ın tavan
arasına sakladığı tablo, aslında her birimizin sosyal medyada, iş hayatında
veya ikili ilişkilerde sakladığı "gerçek benliği" temsil eder. Wilde
bize şunu sorar: "Eğer yaptığınız her kötülük yüzünüzde bir iz bıraksaydı,
yine de aynı kişi olur muydunuz?" Bu soruyu sorarken aynı zamanda şöyle de
fısıldar: “Ruhunu gizleyebilirsin, ama ondan kaçamazsın.”


.jpeg)