ATATÜRK, CUMHURİYET VE KADINLARIN HAKLARI

 

   LÜTÜF DEĞİL HAK

            Türkiye’de kadın haklarından bahsederken genellikle "Atatürk bu hakları bize verdi!" cümlesiyle başlayan bir anlatı hakimdir. Elbette Cumhuriyet devrimlerinin ve Mustafa Kemal’in vizyonunun payı vardır ancak bu haklar gökten zembille inmemiş, bir gecede bir "lütuf" olarak sunulmamıştır. Türkiye’de kadın hakları, Cumhuriyet’le bir anda ortaya çıkmış, yukarıdan aşağıya “verilmiş” bir modernleşme hediyesi değildir. Aksine, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren süregelen, çok katmanlı, sancılı ve çoğu zaman bastırılmış bir mücadelenin tarihsel sonucudur. Bu mücadeleyi yalnızca hukuki reformlarla okumak, onu eksik ve steril bir anlatıya hapsetmek olur. Kadın hakları, Türkiye’de, toplumsal dönüşümün zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış; direnişle, bedelle ve çoğu zaman erkek egemen devlet aklının sınırlarına çarpa çarpa ilerlemiştir. Demek istediğimiz, Türkiye’de kadın hakları, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan; sokaklarda, dergilerde ve cemiyetlerde verilen devasa bir mücadelenin, tabandan gelen bir dalganın sonucudur. Bu yazı Cumhuriyet tarihinde verilen kadın haklarının bir "lütüf" değil, kadınların direnişi sonrası tarihsel zorunluluk olarak aldığı haklar olduğu üzerinde duracaktır ve o yönde ışık kıracaktır.

BAŞKA ÜLKELERDE DURUM

Bazıları, 5 Aralık 1934'te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesini "Türk kadınlarına Dünya kadınlarından çok önce verilmiş bir lütuf" olarak yorumlar. Evet, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, Japonya ve Fransa’da 1945’te, İsviçre’de 1971’de verildi. Ama örneğin: İsveç’te 1734'te, Norfolk Adası'nda 1856'da, Bohemya 1864'te, Yeni Zelanda’da 1893’te, Avustralya’da 1902'de, Letonya'da 1905'te, Finlandiya’da 1907'de, Arjantin'de 1911'de,  Norveç’te 1913’te, İzlanda'da 1915'te, Danimarka'da 1915'te, Kanada'da 1917'de, Sovyet Rusya'da 1917'de (Sovyetlere bağlı Cumhuriyetler olan Letonya, Estonya, Gürcistan, Litvanya, Azerbaycan, Ermenistan ve Kırım da aynı yıl), Avusturya'da 1918'de, Belçika'da 1919'da (sadece yerel seçimler), Macaristan, Lüksemburg ve Hollanda'da 1919'da, Arnavutluk ve Çekoslovakya'da 1920'de, ABD’de 1920’de (Bütün ABD'de 1920 ancak daha öncesinden veren eyaletler: Massachusetts 1756, Utah 1896, Washington 1910, Kaliforniya 1911, Oregon, Kansas ve Arizona 1912, Alaska 1913, Montana ve Nevada 1914, New Jersey 1915, New York 1917, Michigan, South Dakota ve Oklahoma 1918, Minnesota 1919), İspanya'da 1924'te, Moğolistan'da 1924'te, İtalya'da 1925'de (yerel seçim), Britanya’da 1928’de, Romanya, Porto Riko ve Ekvador'da ise 1929'da zaten bu haklar verilmişti.

1870'lerden 1923'e kadar 100'e yakın ör­güt kuran, 30'dan fazla dergi yayınlayan bir kadın hare­ketinin olduğu bu topraklarda, 1934 yılı erken sayılabilecek bir tarih değildi. Üstelik kadınlara seçme ve seçilme hakkı iddia edildiği gibi armağan edilmemiş, aksine Cumhuriyet'in kadınları bu ve benzeri hakları Cumhuriyet'in erkeklerinden söke söke almışlardı.

OSMANLI’DAKİ İLK KIVILCIMLAR

    Osmanlı’nın son yüzyılı, kadınların kamusal alana ilk kez daha görünür biçimde çıktığı ve hak aradığı bir dönemdir. Kadınların bu hak arayışı 19. yüzyılın ortalarına, Tanzimat dönemine kadar uzanır. Tanzimat ve Meşrutiyet süreçleri yalnızca devletin değil, toplumun da çözülmeye başladığı bir evre yaratmış; kadınlar bu çözülmenin içinde hem mağdur hem özne olarak yer almıştır. Kadın dergileri, eğitim talepleri, evlilik ve boşanma tartışmaları, “kadın”ın ilk kez bir toplumsal sorun ve politik bir özne olarak konuşulmasını sağlamıştır. Ancak bu görünürlük, hiçbir zaman tam bir eşitlik anlamına gelmemiş; kadın, modernleşmenin vitrini olurken karar mekanizmalarının dışında tutulmuştur. Kadınlar önce eğitim hakkı için seslerini yükselttiler. "Terakki-i Muhadderat" (ilk kadın dergisi) gibi dergilerle başlayan bu süreçte kadınlar; boşanma hakkı, çok eşliliğin kaldırılması ve toplumsal hayatta var olma taleplerini yüksek sesle dile getirmeye başladılar. 1872-1907 tarihleri arasında örgütlenen 50 grevden dokuzu kadınların çalıştığı çeşitli iş kollarında gerçekleşmiş­ti. 1908’deki II. Meşrutiyet’in ilanından sonra ise bu hareket tam bir "kadın uyanışı"na dönüştü. Onlarca kadın derneği kuruldu, grevlere katıldılar ve Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı’nın zorlu koşullarında hayatın her alanını sırtlandılar.

Örneğin 22 Ağustos 1876'da Osmanlı’da feshane işçisi kadınlar Babıâli’ye yürüdü. Kadınlar, bu tarihte dönemin Başbakanlığı olan Babıâli'ye yürüyerek sadrazama bir dilekçe sunmuş ve uzun zamandır ödenmeyen ücretleri­nin bir an evvel ödenmesini istemişlerdir. Bu grevin örgütleyicileri, yürütücüleri ve sorumluları ise Rum ve Ermeni toplumuna mensup 50 kadın işçiy­di. Feshane’de çalışan 50 kadın işçi, 1876 yılında greve çıkarak Osmanlı tarihinin ilk bağımsız kadın grevini gerçekleştirdiler.

27 Ocak 1873 tarihinde ise, tersane işçisi kadınlar, burada çalışan işçi babalarına ve eşlerine destek vermek amacıyla, onlarla birlikte dayanışma grevine çıktılar. Tramvay grevinde eşlerine destek veren kadınlar, tramvay seferlerine engel olmak için ölümü göze alıp rayların üzerlerine yattılar. Bu olay "Kasımpaşa Tersanesi Grevi" olarak bilinir.

1900'lü yılların başlarında günde 16 saat çalışıp 40 para veya 2 kuruş alan bir kadın işçi, günlük ücretiyle fiyatı 5 kuruş olan bir ekmek bile ala­mıyordu. Bu kötü koşulların üzerine bir de o yıllarda yaşanan kıtlık ve açlık eklenince, 25 Haziran 1908'de 50 kadar kadın harekete geçip Sivas Belediye Başkanı'nın evini taşlayıp, buğday depolarını yağmaladı. 1908, zor ve kö­tü şartlardaki çalışma koşullarına tepkinin iyice şiddet­lendiği, grevlerin dalga dalga yayıldığı bir yıldı. Bu dalga içinde yüzü aşkın grev örgütlendi. Bunlardan kırka ya­kını ise kadınların çalıştığı gıda, tütün, dokuma gibi iş kollarında yapıldı. İşçi olarak grev komitelerinde yer alan kadınlar ol­duğu gibi, grevci eşlerine destek olup, onların yanında yer alarak dayanışmaya giren kadınlar da vardı. Örneğin, 1 Ekim 1908 tarihinde yapılan İzmir-Aydın demir­yolu grevinde, işçilerle, güvenlik güçleri arasındaki ça­tışmaya kadınlar da katılmıştı. 1910 yılında, Bursa'da greve giden 30 bin işçiden çoğu kadındı. Bilecik'te de bin ipek işçisi greve gitmişti. Kimliklerini gizleyerek yollamış olsalar da, ilk ka­dın mektupları, yayın hayatına 1869 yılı Haziran ayında başlayan haftalık Terakki gazetesinde yayınlanmıştır. Örneğin bir yazar, vapurlarda kadınlara ayrılan yerlerin kötülüğünden yakınarak, erkeklerle aynı bilet parasını ödeyerek vapura bindikleri halde neden kötü yerlerin kendilerine verildiğini sormuş, okuma yazma bilmeyen bir kadın ise başkasına yazdırdığını söylediği mektu­bunda erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesini sor­gulamıştı.

İlk kadın dergisi olan ve Terakki gazetesinin 1869 yı­lında 48 sayı olarak çıkardığı, Terakki-i Mukadderat dergisinde genellikle Batı'daki feminist ha­reketle ilgili bilgiler aktarılıp, kadınların eğitim görme­sinin önemi üstünde duruldu ve yine kadınlardan gelen mektuplara yer verildi. Yazıların genellikle imzasız ola­rak çıktığı 1875 tarihli Vakit yahut Mürebbi-i Mukad­derat dergisi ile Ayine dergisinde ise evlilik, eşlerin gö­revleri, çocuk bakımı ve terbiyesi gibi konulara değinildi

İstanbul-Üsküdar'da Matmazel Zabel Hancıyan ve arkadaşları tarafından "Azkaniver Naayuhyaç Ingerut- yan" adıyla kurulan dernek, Anadolu'daki Ermeni ka­dınların eğitimi için 15 yıldan çok faaliyet gösterip tam 23 okul açmıştı. Benzer yardım örgütlerinin onlarcası da Müslüman kadınlar tarafından kurulacak ve belki de bu gelenek yüzünden, toplumda kadınların sadece yardım örgütlerinde çalışabileceği gibi yanlış bir izlenim oluşa­caktı.

İstanbul'da Mayıs 1880'de yayınlanan Aile adlı der­gi, kadınları aile, kadın, çocuk ve ev işleri gibi konular­da bilgilendirmeye çalışmıştı. Dergide imza kullanılma­dığı için, yazıların tümünün Şemseddin Sami tarafından yazıldığı iddia edilmişti. Yine İstanbul'da, Ocak 1882'de yayınlanan İnsaniyet adlı kadınlara yönelik bir dergide ise kadınlardan gelen mektupların yanı sıra yayıncısı Mahmud Celaleddin'in yazıları da yer almıştı.

Kasım 1882'de yayına başlayan ve kadın yazarların çoğaldığı aylık Hanımlar dergisi, ev idaresine ilişkin bil­giler verdiği gibi, edebi yazılara ve tarih konularına da yer ayırdı, yabancı dil öğrenmenin önemi üstünde dur­du.

1887 yılına gelindiğinde ise, erkeklerin çıkardığı, ya da erkeklerin de yazdığı kadın dergilerinden sonra, ya­zarlarının tamamı kadınlardan oluşan Şükûfezar (Çiçek Bahçesi) isimli bir kadın dergisi yayınlandı. Dergi, ön­sözünde amacını şu sözlerle açıklamıştı: "Biz ki saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin alaylı gülüşlerine hedef olmuş bir taifeyiz. Bunun aksini ispat etmeye çalışaca­ğız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı erkekliğe tercih etme­yerek, çalışmanın doğru yolunda mümkün olduğu ka­dar ayak direten olacağız". Aralarında Münire ve Fatma Nevber gibi yazarların bulunduğu, kendilerini baba ya da koca adlarıyla değil, yalnızca kendi adlarıyla tanıttık­ları bu derginin sahibi de bir kadın olan Arife Hanım idi.

Mürüvvet gazetesinin kadınlara yönelik çıkardığı Mürüvvet adlı dergi, Şubat 1887'de yayın hayatına baş­ladı. Dergi, eğitime öncelik vererek kız okullarının du­rumunu irdelediği gibi, aynı zamanda Şair Nigar Bint-i Osman ve Şair Leyla gibi ilk edebiyatçı kadınların yapıt­larına yer verdi. Hatice Semiha ve Rebia Kamile tarafın­dan 1889'da yalnızca bir sayı olarak yayınlanıp kapanan Parça Bohçası adlı iki aylık dergi ise ev işleri, çocuk ba­kımı, aşçılık ve pastacılık gibi konuları işlemişti.

Başyazarı ve yazı kadrosunun neredeyse tamamı ka­dın olan ve 1895-1908 arası tam 604 sayı yayınlanarak en uzun soluklu dergilerden biri olma özelliğini kaza­nan Hanımlara Mahsus Gazete, yayın hayatına Eylül 1895'te başladı.

Osmanlı siyasetinde önemli bir yer işgal eden Sela­nik'te de çeşitli kadın dergileri yayınlandı. Bunlardan il­ki Eylül 1908'de yayınlanmaya başlayan Demet dergisiydi. Dergide ünlü erkek yazarların yanı sıra Halide Edip, İsmet Hakkı, Fatma Müzehher gibi kadın yazarla­rın yazıları da yer aldı. İsmet Hakkı Hanım kadınların ikincil olmaktan kurtulmalarını istediğini yazdı. Dergi­de feminizm kavramı tartışıldı ve kadınların mesleki olarak sınırlandırmalarına tepki gösterilerek, kız okul­larına da fen dersleri konması gerektiği vurgulandı.

Kadın adlı dergi ise Ekim 1908'de haftalık olarak yayınlanmaya başladı. Selanik'te çıkan diğer bir kadın dergisi olan Kadın, Ekim 1908 ile 1909 yılları arasında yayınlandı. Bu dergi, özellikle eğitim ve toplumsal ya­şama katılım açısından kadın konusu üstünde durdu; batılı kadınların kazandıkları haklarla ilgili Osmanlı ka­dınını bilgilendirdi.

İttihat ve Terakki, 1908'de iktidara gelince, kadınla­ra yönelik çeşitli dernekler kurdu. İttihat ve Terakki Kadınlar Şubesi, Teali-i Vatan Osmanlı Hanımlar Cemi­yeti, Osmanlı Kadınları Terakkiperver Cemiyeti bunlar­dan bazılarıydı. İttihat ve Terakki Kadınlar Şubesi'nin 40 kadın üyesi vardı ve bu kadınlar, mektupların gaze­telere gizlice dağıtılmasında önemli sorumluluklar üst­leniyorlardı. Osmanlı Kadınları Terakkiperver Cemiyeti, Fatma Pakize Hanım tarafından Mayıs 1909'da kuruldu. Aynı yıl, Halide Edip tarafından kurulan Teali-i Nisvan Cemiyeti'nin başlıca amacı ise kadınları toplumsal haya­ta hazırlamaktı.

Musavver Kadın, haftalık dergi olarak Nisan 1911'de; Kadın adlı dergi, on beş günde bir olarak Ağus­tos 1911'de yayınlanmaya başladıktan sonra, Osmanlı döneminin en uzun süreli ve en etkili kadın dergisi Ka­dınlar Dünyası Nisan 1913'te yayınlandı. İlk yüz sayı günlük olarak, daha sonra haftalık olarak (savaş yılla­rında ara verildiyse de) 1921 yılına dek dokuz yıl çıkarıldı. Derginin sahibi Nuriye Ulviye Mevlan'dı. Yazı kadrosu, hatta mürettipleri bile kadın olan bu dergi, "Kadınların hak ve hukuku tanınmadıkça erkek yazılarına yer ve­rilmeyeceği ilkesini" kabul etmişti. Özellikle okur mek­tuplarının önemli bir yer tutuğu dergi, aynı zamanda dönemin feminist söylemini anlama açısından da önem­li bir yere sahipti.

Kadınların faaliyetlerinde 1913 yılı örgütlenme ba­kımından çok verimli bir yıl oldu. Nisan ayında, Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği, Nezihe Muhiddin ta­rafından, Mayıs ayında ise kadınların hak ve özgürlük taleplerini gündeme getirip, feminizm sözcüğünü kul­lanmaktan çekinmeyen Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti, Nuriye Ulviye Mevlan tarafından ku­ruldu. Bir Fransız heykeltıraşın karısı olan Madam Pompard'ın kurduğu Arbeilles'de (bal arıları) faaliyetine aynı dönemde başladı.

Başyazarı Nigâr Hanım olan Kadınlık adlı haftalık dergi, Kadınlar Alemi adlı edebi, sosyal, resimli dergi; sorumlu müdürlüğünü Zaime Hayriye Hanım'ın yaptığı Siyanet adlı aylık dergi, yine kadınlara yönelik, ilmi, fenni, edebi ahlaki, felsefi mecmua Seyyale ile sahibi Nigâr Cemal olan Kadınlık Duygusu, 1914 yılında ya­yınlanmaya başlayan dergilerdi.

Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i Islamiyesi, Enver Paşa'nın himayesinde, dönemin erkek bürokratla­rı tarafından Ağustos 1916'da kurulmuştu. Dernek ara­cılığıyla kadınlar gönüllü olarak askere alınmış ve geri hizmette çalıştırılmak üzere oluşturulan Kadın İşçi Ta­burlarında görev yapmışlardı. Müslüman Kadın Birliği ise Süleyman Paşa'nın kızı Mediha Süleyman tarafından 1918 yılında kurulmuş, daha sonra barış çabaları için adını Sulhperver Türk Kadınları Cemiyeti olarak değiş­tirmişti.

On beş günde bir çıkan Genç Kadın adlı derginin Ocak 1919'da yayın hayatına başlamasının hemen ar­dından, Şubat 1919'da Sedat Simavi tarafından İnci adlı aylık kadın dergisi çıkarıldı. Sabiha Sertel ise aynı yıl yayınladığı Büyük Mecmua isimli dergideki yazılarıyla, kadın haklarını feminizme çok benzer bir şekilde sa­vundu ve erkeklere karşı "kadınlık sınıfı"nın taleplerini dile getirdi.

1919 yılında kurulan Asri Kadın Cemiyeti'nin ama­cı, kadınların fikri ve toplumsal düzeyini yükseltmek iken, Kürt kadınlarının haklarını savunan Teali-i Nisvan da Nisan 1919'da İstanbul'da kuruldu. Hemen ertesi se­ne de Çerkes kadınları bilgilendirmek amacıyla Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti kuruldu. Dernek, aynı za­manda Diyane isimli bir de dergi çıkarıyordu.

Tüm bunlar olup biterken, Türkiye Komünist Parti­si delegesi Naciye Hanım, 1920'de Bakü'de düzenlenen Komünist Enternasyonal'in Doğu Halkları 1. Kongresi'nin 7. oturumuna katılmış, Doğulu kadınların hak ta­lepleri üzerine Türkçe bir konuşma yapmıştı. Bu talep­ler beş maddeden oluşuyordu: Mutlak hak eşitliği, ka­dının erkeklerle birlikte bütün eğitim kurumlarından eşit şekilde yararlanması, kadının ve erkeğin evlilikte eşit olması, poligaminin (çok eşlilik) ilgası, kadının is­tisnasız tüm kamu görevlerine ve yasama meclislerine kabulü, tüm köy ve kentlerde kadın haklarını koruma komitelerinin kurulması. Naciye Hanım, her ne kadar unutturulmaya çalışılsa da, 1920 yılında işgale karşı dü­zenlenen meşhur Sultanahmet Mitingi'nin de konuşma­cıları arasındaydı.

İzmir'de Ocak 1923'te düzenlenen 1. İktisat Kongresi'ne yedi işçi, biri çiftçi olmak üzere sekiz kadın dele­ge katıldı. İlk günkü oturumu 500 kadının izlediği kongrede, kadın işçilere doğum öncesi ve sonrasında sekiz haftalık izin verilmesi, kadınların madenlerde ça­lıştırılmalarının yasaklanması, işyerlerinde emzikhaneler açılması gibi çok önemli kararlar alındı. Kongre'nin 4 Mart 1923 günü gerçekleştirilen kapanış konuşmasını ise Rukiye Hanım yapmıştı.

 CUMHURİYET DÖNEMİ’NDE KADIN HAREKETİ

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise sıklıkla tekrarlanan bir anlatı vardır: “Mustafa Kemal kadınlara haklarını verdi.” Bu anlatı, hem tarihsel olarak eksiktir hem de kadın mücadelesini pasifleştiren bir bakış açısının ürünüdür. Kadınlara tanınan haklar birer “lütuf” değil, Cumhuriyet’in kendi varlığını sürdürebilmesi için zorunlu olan toplumsal dönüşümün parçalarıdır. Kadın hakları reformları sadece modernleşme isteğinin bir sonucu değil, onun getirdiği bir zorunluluktu.  Eğitimli, kamusal alanda var olan, yurttaşlık bilincine sahip kadın olmadan modern bir ulus-devlet inşa edilemezdi. Kadının görünürlüğü, yeni rejimin Batı’ya dönük yüzünün ideolojik bir gereğiydi. Bu noktada Cumhuriyet'in rolü, bireysel bir iyilik dağıtıcısı olarak değil; dönemin tarihsel zorunluluklarını doğru okuyan bir siyasal akıl olarak değerlendirilmelidir. Kadın hakları, Cumhuriyet ideolojisinin bir süsü değil, onun ayakta kalabilmesinin koşullarından biriydi. Ancak bu hakların tanınması, kadınların kendi taleplerinden ve mücadelelerinden bağımsız düşünülemez. Aksi hâlde kadınlar, tarihin öznesi olmaktan çıkarılıp modernleşmenin pasif alıcılarına indirgenir. Bu indirgeme en çarpıcı biçimde Nezihe Muhiddin’in hikâyesinde karşımıza çıkar.


    NEZİHE MUHİDDİN VE KADINLAR HALK FIRKASI

    Nezihe Muhiddin tarih sahnesinde, verdiği mücadele yönünden Cumhuriyet’in unutturulmak istediği bir öncüdür. Kadın mücadelesinin en çarpıcı en radikal ve en sistemli isimlerinden biri olan Nezihe Muhiddin, ne yazık ki aynı zamanda da en "göz ardı edilen" ismidir. Onun mücadelesi, Cumhuriyet’in resmî anlatısında uzun süre ya yok sayılmış ya da bilinçli biçimde gölgede bırakılmıştır. Oysa Muhiddin, yalnızca kadınların eğitim ve çalışma haklarını değil, doğrudan siyasal temsili savunmuştur. Cumhuriyet henüz ilan edilmeden, Haziran 1923’te Muhiddin ve arkadaşları Türkiye’nin ilk siyasi kadın  partisi olan (O dönemde kadınların seçme ve seçilme hakkı bile yoktu.) Kadınlar Halk Fırkası’nı kurmak için yola çıktılar. Ancak 1909 tarihli Seçim Kanunu'nda kadınlara oy hakkı ta­nınmadığı için valilik partinin kuruluşuna onay verme­di. Partinin kurucuları arasında Nezihe Muhiddin (baş­kan), Nimet Remide (ikinci başkan), Şükûfe Nihal (ge­nel sekreter), Kıbrıslı Aziz Hanım, Seniye İzzettin (mu­hasebeci), Zeliha Ziya, Matlube Ömer (veznedar), Halet Şükrü, Muhsine Salih, Seniye Emrullah Tuğrul, Naile Vehap, İffet İhsan vardı. Partinin başlıca amaçları ara­sında, kadın temsilcileri meclise göndermek ve kadınla­rın sosyal ve ekonomik sorunlarını çözmekti.  Bu girişimleri, dönemin iktidar anlayışı için kabul edilemez bir adımdı. Çünkü bu girişim, kadını devletin çizdiği sınırların dışına taşıyor; “izin verilen” modernliğin ötesine geçiyordu. Dolayısıyla onların bu talep, "kadınların henüz siyaset yapmaya hazır olmadığı" gerekçesiyle reddedildi. Nezihe Muhiddin’in önü tam da bu yüzden kesildi. Resmî ideoloji, kadının kamusal alanda var olmasına razıydı ama bu varlık denetimli, kontrollü ve erkek egemen siyaset alanına tehdit oluşturmayacak bir biçimde olmalıydı. Muhiddin’in yargılanması, itibarsızlaştırılması ve sonunda siyasal hayattan silinmesi, Cumhuriyet’in kadın hakları konusundaki sınırlarını da açıkça gösterir. Kadın hakları desteklenmiş, ama kadın siyaseti bastırılmıştır. Bu bastırma, Türkiye’de kadın mücadelesinin temel paradokslarından birini oluşturur. Kadınlara hukuki haklar tanınmış, fakat bu hakların nasıl ve ne ölçüde kullanılacağı devlet tarafından belirlenmiştir. Kadın, yurttaş yapılmış; ama özne olmasına tam olarak izin verilmemiştir. Nezihe Muhiddin bu nedenle yalnızca bir “erken dönem feminist” değil, aynı zamanda devlet feminizminin sınırlarını ifşa eden bir figürdür. Nezihe Muhiddin vazgeçmedi. Yasal ola­rak kuruluşuna Cumhuriyet yönetimi tarafından da izin verilmeyen parti, 5 Şubat 1924'te kapatılınca, faaliyetle­rine Türk Kadınlar Birliği adıyla devam etti. Nezihe Muhiddin bu yapıyı Türk Kadınlar Birliği’ne dönüştürdü. O, hakların "verilmesini" beklemek yerine "alınması" gerektiğini savunan bir aktivistti. Ancak Muhiddin’in bu dik duruşu ve tavizsiz talepleri, dönemin statükosu tarafından tehlikeli bulundu. Nezihe Muhiddin’in siyasi mücadelesi sistemli bir şekilde engellendi. Hakkında asılsız yolsuzluk iddiaları ortaya atıldı, kendi kurduğu dernekten ihraç edildi ve toplumsal bir yalnızlığa itildi. Devlet, kadın haklarını kendi kontrolünde, "yukarıdan aşağıya" bir devrimle vermek istiyordu; Nezihe Muhiddin gibi tabandan gelen ve bağımsız bir kadın hareketini savunan figürler ise bu süreçte oyun dışı bırakıldı. O, 1958 yılında bir akıl hastanesinde yapayalnız hayata gözlerini yumduğunda, arkasında silinmeye çalışılmış ama silinememiş dev bir miras bıraktı.

    OY HAKKININ DEMOKRATİK NİTELİĞİ

    Serbest ve gerçek anlamda bir seçim sürecinin bulunmadığı koşullarda oy hakkının ne ifade ettiği meselesi çoğu zaman yeterince sorgulanmamaktadır. Seçme özgürlüğünün fiilen mevcut olmadığı bir “seçimde” oy kullanmak, bireysel bir hak olmaktan ziyade, devlete karşı yerine getirilen zorunlu bir görev ya da resmî bir yükümlülük olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede bakıldığında, Türkiye’de kadınların oy hakkını 1930 veya 1935 yıllarında değil, tüm yurttaşlarla birlikte çok partili hayata geçilen 1950 yılında fiilen kazandıklarını söylemek daha isabetli görünmektedir. Buna rağmen, 1930’lu yıllarda kadınlara oy hakkı tanındığı varsayımı kabul edilse dahi, bu düzenlemenin siyasal anlamının ne olduğu ayrıca tartışılmalıdır. Zira demokrasinin temel meselesi, oy verenlerin sayısı ya da seçime katılım oranı değil; siyasal iktidarın sınırsızlaşmasının önüne geçilebilmesidir. Demokratik bir hukuk devletini tanımlayan esas unsur, iktidarı elinde bulunduran kişi ya da grupların hukuku yok sayabilecek, muhalifleri tasfiye edebilecek veya toplumun değer ve kurumlarını baskı altına alabilecek bir güce ulaşıp ulaşmadıklarının denetlenebilmesidir. Bu bağlamda, oy hakkının yeni toplumsal kesimlere tanınmasının, iktidarın sınırlandırılması hedefine ne ölçüde ve hangi koşullarda katkı sunduğu sorusu asıl üzerinde durulması gereken noktadır. Elbette kadınlara oy hakkı verilmesinin gerekliliği ya da önemi inkâr edilemez. Ancak bu adımın ağırlıklı olarak siyasal değil, toplumsal bir anlam taşıdığı açıktır; iktidarın niteliğinden çok, kadınların toplumsal hayattaki konumuyla ilişkilidir. Oy hakkı, kadınların hukuki özgürlüğünün ve erkeklerle eşit yurttaşlık statüsünün tanındığını simgeleyen güçlü ve önemli bir semboldür ve kuşkusuz ciddi toplumsal sonuçlar doğurmuştur. Ne var ki bu sonuçlar arasında, demokrasinin derinleşmesi, otoriterliğin engellenmesi ya da hukuk devletinin yeni güvencelere kavuşması yer almamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de kadınlara 1930 veya 1935 yıllarında oy hakkı tanındığı kabul edilse bile, bu düzenlemenin demokrasiyle doğrudan bir ilişki kurduğunu söylemek güçtür.

SONUÇ

    Bugün Türkiye’de kadın hakları hâlâ tartışılıyorsa, bu tarihsel süreklilikten bağımsız değildir. Bu hakların bir mücadele geçmişi olduğunu bilmek zorundayız. Kadın mücadelesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, oradan günümüze kesintisiz bir hat üzerinde ilerlemiş; zaman zaman kazanmış, zaman zaman geri itilmiş ama hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmamıştır. Bu mücadeleyi anlamak, kadın haklarını bir armağan olarak değil, toplumsal çatışmaların, zorunlulukların ve bedellerin ürünü olarak görmekle mümkündür. Türkiye’de kadın hakları tarihi, aslında şunu söyler: Haklar verilmez, alınır ama alınan her hak, iktidar tarafından yeniden tanımlanmak istenir. Kadın mücadelesi ise tam da bu yeniden tanımlama girişimlerine karşı, kendi sözünü kurma ısrarıdır.



İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *