Bir Ölüye Mektup 2


Irmak ya, 
gelsene önemli bir şey konuşmamız lazım. Sende iyice uzaklaştın he benden, bir öldün gittin diye iki laf edemez olduk. Gören de sanki bazı günler saatlerce durmadan konuşmadık sanır. Geçen gün seni aradım telefondan bunları anlatmak için ama yellozun biri çıkıp "Aradığınız numara kullanılmamaktadır." dedi. Çok ayar oldum, içime oturdu. 

Neyse ben ne diyecektim; heh, benim akrep özelliklerini gösteremediğimi söylemiştin ya, defalarca kez "Sen hiç uyumuyorsun." demiştin, katılmıyorum sana artık. Bence karakterimiz gezegen hareketlerine bağlı. Bu öyle “Hey akrepler bu hafta böbreğinizi pardon evinizi satarsanız size negatif enerji verir, Merkür retrosu var” gibi bir saçmalık değil. Neyse, dur buna neden girdim... Heh, geçen bir ortamda “Ben akrep burcuna uymuyorum.” dedim, yükselenim soruldu bana. Anneme doğum saatimi sordum, söyledi bir saat, baktım internetten doğru mu bilmem ama senin burç çıktı. Şaşırmadım he, zamanında sana çok Aksoyluk yapıyorsun dedik, varmış bir bildiğimiz dedim kendime.

En çok saçlarımın uzun olmasına seviniyorum bu aralar. Bazen ağlama krizi tutunca, hele ki bi de dışarıdaysam, çaktırmadan ağlayabiliyorum. İlk kez bir ağustos ayında sokakta ağlamıştım. O ara saçım kısaydı, gözlerimdeki yaşlar görünüyordu. Şimdi ise kahkülleri önüme atıyorum ve kafamı eğiyorum. Sonra... Sonra ne mi oluyor. Sonra yaşlarım Sahra Çölü'ne dönene kadar emo'lar gibi ağlıyorum.

Hani bazen birbirimize kırılıp, sonra da kırıldığımız şeylerin farklı olduğunu fark eder, “Buna kırılmış olamazsın!” deyip barışırdık ya...
Bir keresinde 1 gün hiç konuşmamıştık. Bazen sadece birkaç saat küs kalırdık ama o bize aylar sürüyormuş gibi gelirdi ya...

İşte, son kavgamız hariç, ne olursa olsun yine de o bağ sayesinde, ya da senin “Aksoy işte, bu da böyle bir ucube.” diyerek umursamaman sayesinde, tekrar eski sohbetimize dönerdik ya.

Bazen her şey eskisi gibi olurdu. Bazen de eskisinden bile güzel olurdu.

Ama... Artık olmuyor Irmak. Olmuyor.

Mal eşek salak arkadaşın, hiç yapmam dediği şeyi yapıyor şimdi. Herkesi senin gibi biri sanıyor. Sana güvendiği kadar başkalarına güvenmeye, sana yüklediği anlamı başkalarına yüklemeye çalışıyor.

Bazen bu kişi arkadaşı oluyor, bazen tanıştığı biri, bazen bir dostu, bazen herhangi biri işte...
Sonra yine hata yapıyor. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Ben de zaten eskisi gibi olması için çabalamıyorum.
Ha, çabalasam da değişmeyecek.

Seninle kurulan o bağ bir daha kurulmuyor kimseyle.

Bilmiyorsun ama... Ben her şeyi pamuk ipliğine bağlıymış gibi yaşıyorum son zamanlarda.
Bazen o ip kopacak da yerle bir olacağım diye hissediyorum ve böyle hissetmeyi artık kaldıramıyorum.

Ben normal olamıyorum.

İbn Haldun’un “Mütevazı olan salaktan tavsiye alır.” minvalinde bir sözü var ya...
Ben de diyorum ki, "Mütevazı olmayayım, kafa çalışıyor sonuçta."

Gerçi çoğu zaman hislerini anlamayan kafa da aynı kafa ama sonuçta bazen aşırı çalışan bir kafa bu, sen de biliyorsun. O yüzden olsa gerek, kendi yaşıtımdaki çoğu kişinin elde edemeyeceği şeyleri elde ettim. Belki kendime rağmen, belki de kendim sayesinde yaptım bunları, bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var ki ruhumun kapıları artık sevinçlere kapalı. Eskiden kalbimi yerinden oynatan o küçük güneşler, şimdi sadece soğuk birer gölge gibi üzerime düşüyor. Başkalarının ömrünü adadığı, uğruna dağları deleceği ne varsa avuçlarımda birikiyor ama ellerim buz kesmiş, ne sıcaklığını duyabiliyorum ne de ışıltısını. Her şeye sahibim belki ama hiçbir şeyin tadı yok.

Hâlâ hedefler koyuyorum ölmemek için. Ama o hedeflere ulaşınca hissettiğim mutluluk her geçen gün azalıyor. Bazen hiç olmuyor.

Bünyem bazı günler dünyayı kaldıracak gibi güçlü oluyor. Ama bazı sabahlar kendimi yataktan zorla kaldırıyorum. Her gökyüzüne çıktığım anın sonunda yere çakılıyorum.

Düşünmeye bile üşeniyorum.
Nefret etmeye bile değer görmüyorum hatta.

Patates kızartması muhabbetimiz var ya. Ya da pizza.
Tuzsuz pizza mı, patates kızartması mı?

Tamam, ben seçtim: Pizza.
Çok güzel pizza yaptığını düşün. Zaten senin elin değmişse güzel olur.

Ama o pizzaya bir dalgınlıkla tuz koymadığını da düşün.

Dışarıdan bakınca harika görünüyor, iştah açıyor ama içine girince... O pizza tuzsuz.
Benim hayatım işte o tuzsuz pizza gibi.

Dışarıdan görenin ağzı sulanıyor, her şey yolundaymış gibi duruyor ama ben... Ben o pizzaya bakınca midem bulanıyor kendimden.

Bazen şaklaban gibiyim insanların yanında.
Sonra yalnız kalınca bir böcek gibi hissediyorum.
Çift kişilikliyim Irmak.

Hem hiçbir şeyi takmayan, apatik, merdümgiriz biriyim hem de dünyanın en duygusal insanı.

Çok yoruldum.
Aklım yıllardır alay ediyor benimle.
Bazen bir yerime sopa vursalar “Ay bu takırtı nereden geliyor?” derim.
Ama sonra bazı anlar geliyor, içten içe bin bir ihtimali hesaplıyorum. Her şeyi fazla umursuyorum.

Bazen “Tünelin sonunda ışık var.” diyorum.
Ama sonra fark ediyorum ki o ışık, üstüme doğru gelen bir kamyonun farlarıymış.

Ben bu kadar güçsüz değildim.
Ya da öyleymişim de haberim yokmuş.

Zaten, nasıl bir ucubeysem hiçbir kategoriye uymuyorum.
Hiçbir kişilik bozukluğu tanımı ben değilim.

Öyle gurur duydum ki, bana rağmen benimle arkadaşlık kurabildin diye...
Ve öyle korktum ki, “Eğer bu kişiyi kaybedersem feci üzülürüm.” dediğim ilk insan olduğun için...

Ki kaybettim de.

Hiçbir sabah normal bir insan gibi uyanamıyorum.
Zaten normal bir insan gibi uyuyamadığıma sen şahitsin.

Ama bu rezil hayata rağmen hep iki planım oluyor:

  1. Kendime rağmen akademisyen olmak.

  2. “Yarına uykuda ölürüm umarım.” diyerek uyumak ve uyanmamak.

Bazı günler iyiyken, “Yarın ne yaparım?” diye plan yapıyorum.
Ama yapmak istemiyorum. 
Çünkü her şey feci geliyor üstüme.

Hiçbir şey istemiyorum.

Başta ben olmak üzere, her şey içi boş ve amaçsız geliyor.



İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *